Bahçıvan Grup
Fasulye DoktoruHikayelerSANAT

RÜZGARA KARŞI İŞEYEN BUDİST

Sonbaharın sarısının boyadığı sokakta, apartmanın 4. Katında iki oda bir salon, çiçek gibi düzenli evde huzur hakimdi. 4 yıllık evlilikleri boyunca hiç kavga etmemiş, gül gibi geçinen örnek bir çiftlerdi. Levent üniversite bitirmiş, kendini yetiştirmiş, fakat seçtiği kadın yüzünden aileden aforoz edilmiş bir erkekti. Mahallede ona “Fit Leonardo” diyorlardı. Her zaman giyimine özen gösterir, ayakkabılarını parlatır, gömlek, kot pantolon ve spor ceket giyerdi. Bir inşaat firmasında finans bölümünde mali müşavir olarak çalışıyordu. İşten arta kalan vaktinde, kahveye gidip sosyalleşir, elinden kitabı eksik olmazdı. Her fırsatta okurdu. Sosyal çevresine hiç uymasa da roman asıllı karısına aşık olmuş, ailesinin tüm itirazlarına rağmen onunla evlenmişti. Sevgi 29 yaşında, çok alımlı, becerikli, pratik zekaya sahip, duygusal ve sosyal bir kadındı. Aralarındaki 20 yaş fark umurunda değildi. Kocasını seviyor ve ona saygı duyuyordu.

Levent gömüldüğü kitaptan başını kaldırıp;

-Hanım ben Budist olmaya karar verdim, dedi.

-Ne budist ‘i?

-Malatya budist ‘i. Ne olacak, Budist işte, turuncu giyen, dazlak rahipler var ya?

-Eeee

-İşte ondan.

-Levent, beni benden alırsan, seni sana bırakmam. Budist mudist anlamam, ay valla balkona çıkıp bağırırım bak.

-Aşkım ya, şaka yapıyorum. Sen bana bir erkek çocuk ver, ben sana taparım, valla bak.

Levent, ailenin tek erkek çocuğu olarak onlara erkek bir torun verirse, barışacaklarını ve sulh içinde yaşayacaklarını hayal ediyordu. Evlendikleri günün üzerinden dört yıl geçmesine rağmen, hala bir çocukları olmamıştı. Çalışmalar tüm hızıyla sürüyordu. Doktor doktor geziyorlardı.

Bir akşam eve geldiğinde, bir değişiklik hissetti. Dairenin kapısına serili paspas değişmişti. Ev mumlarla donatılmış, balonlarla süslenmiş, masa kurulmuş, üzerine gül yaprakları serilmişti. Rakı bardakları hazırlanmış, en sevdiği yemek olan etli nohut, bamya ve pırasa pişirilmiş, üç çeşit meze hazırlanmıştı.

Sevgi, üzerinde kırmızı askılı uzun bir elbiseyle karşıladı onu. Yemekte rakı vardı, ama Sevgi içmemişti. Levent’in soru dolu bakışlarına daha fazla dayanamayan Sevgi bombayı patlattı. Hamileydi.

Bu muhteşem habere çıldıran Levent karısı kucaklayıp, salonun ortasında iki tur attırdı. Mutluluk ve heyecanla cinsiyeti öğrenecekleri günü hesaplamaya girişti. Başını kaldırdığında karısıyla göz göze geldiler.

-Oğlan olacak, bundan eminim, dedi Levent. Takıntı yapmıştı bu meseleyi. Bu hayale o kadar sıkı sarılmıştı ki, karısını endişelendirdiğinin, korkuttuğunun farkında değildi.

Sevgi sessizce başıyla onaylayıp bulaşıkları yıkamak bahanesiyle mutfağa geçti. O sırada Levent telefonun başına geçmiş, tüm tanıdıklarına müjdeyi vermekle meşguldü. Tabakları suyun altına ovalarken, derin düşüncelere daldı. Ya erkek değil de kız olursa? Levent çok kızar mıydı? Ne tepki verirdi acaba? Hele bir sağlıkla dünyaya gelsindi. Ya düşük yaparsa? Levent onu affetmezdi, hata yapmaması şarttı.

Endişe içinde günler günleri kovaladı. Hayat olağan akışında devam ediyordu. Sevgi çalışmıyordu. Ev işlerine verdi kendini. Ayva mevsiminde ayva marmeladı yaptı, tarhana kuruttu, etaminden tablolar işledi. Yürüyüşlere çıkıyor, çarşıda geziyor, bebek için hazırlık yapıyordu. Hevesle aldığı bebek kıyafetleri, oyuncaklar yanında, kendini alışverişe kaptırmış, ledli ekmek dolabı, firkete, oturma odasına yeni bir çekyat, hatta ne işe yaradığını bile bilmediği mınçıka bile satın almıştı. Endişelerinden kurtulmak için kendini alışverişe verdi.

Mutlu, aşık ve bebek bekleyen bir çift olarak mükemmeli yakalamışlardı. Kocasıyla mutlu olmayan arkadaşları onu kıskanmaya başlamıştı. Hem yakışıklı hem maddi imkanları iyi hem de kültürlü ve centilmen bir kocası vardı. Fit Leonardo lakabının hakkını veren Levent her şeyden habersiz, doğacak oğlu için isim düşünüyor, birlikte yapacakları aktiviteleri hayal ederek çoşkulu bir sevinç içinde kayboluyordu.

Sevgi’nin yakın arkadaşı ve onun gibi bir çingene olan Özge, Sevgi’yi ikna ederek fal baktırmaya götürdü. Falcıya 50 Euro ödeyerek içeri geçtiler. Falcı jartiyer giymiş, saçları tiftiklenerek kabartılmış, abartılmış makyajıyla pavyondan çıkmışa benziyordu. Horoskop haritası açıp, Sevgi’nin doğum tarihini ve saatini öğrendikten sonra, haritaya dikkatle baktı ve;

-Sende büyü var. Bu büyüyü bozmak şart, dedi.

Neye uğradığını şaşıran Sevgi korkuyla sordu;

-Nasıl bozulur bu büyü? Kim yapmış bunu bana? Lütfen yardım edin, dedi yalvararak.

-Birini tanıyorum, işinde uzmandır ve bu büyüyü sadece o bozabilir. Adı Yusuf Yakub Hocaefendidir, diyerek, telefon numarasını bir kağıda yazıp, verdi.

Hemen oracıkta telefona sarılan genç kadın, gelecek hafta için randevuyu alarak, eşeği sağlam kazığa bağladı. Kocası duysa, çok büyük tepki verip, onu azarlardı. O yüzden, Levent’e hiçbir şey söylemedi.

Randevu günü geldiğinde yanına arkadaşı Özge’yi de alarak Yusuf Yakub Hoca’nın dergahının yolunu tutu.

Yusuf Hoca’nın müridlerinden biri onu hazırlanması için bir odaya aldı. Tek başına beklerken odaya orta boylu, tıknaz, kısa beyaz saçlı, gözlüklü, göbekli, entarili bir adam girdi. Sevgi’ye bakmadan üzerindeki fazlalıkları çıkarmasını söyledi. Sevgi söyleneni çekinerek de olsa yaptı. Hırkasını ve ayakkabılarını çıkardı. Yerdeki minderi işaret ederek, oturmasını söyledi. Yusuf hoca tam karşısına diz çökerek, duaya başladı. Mırıldanarak gözlerini kapamıştı. Sevgi’ye gözlerini kapamasını ve rahatlamasını söyledi. Sevgi söyleneni yapıyordu, çünkü Yusuf Hoca’nın büyüyü bozacağına tüm kalbiyle inanıyordu. Zaman geçtikçe Yusuf Hoca dua bitince yüzüne üflüyordu, elini tutup, omuzunu tutuyordu. Elleri sürekli hareket halindeydi. İnancına sıkı sıkıya sarılmış haldeki Sevgi, durumu garipsese de sonuca odaklanmıştı. Büyü bozulacaktı. Ortamda yanan tütsünün bayıltıcı kokusu, mırıldanarak kulağına üflenmesi ve hocaya olan tam itaatiyle Sevgi iyice gevşemişti. İçi geçer gibi olduğunda hocanın elleri göbeğinde ve memelerinde geziyordu. İrkilerek daldığı huzurlu ruh halinden çıktı.

-Ne yapıyorsun hoca efendi, bırak beni, dese de hoca onu dinlemedi. Bir hareketle genç kadını altına alıverdi.

-Korkma evladım, büyüyü bozacağız, sana üç harfliler musallat olmuş. Hiç kolay olmayacak, ama bunu yapmazsak ailenden birini kaybedeceksin.

Bu sözlerle korkuya kapılan Sevgi itirazı bıraktı. Hoca onun üzerindeki elbiseyi bir hareketle sıyırıp attı, uçkurunu çözüp, genç kadının üzerine abandı. Sevgi içinde bulunduğu durumu kavrayınca var gücüyle çığlık atıp, yardım istedi. Duvarları yalıtılmış bu odadan dışarı hiçbir ses çıkmıyordu. Ağlayarak çığlıklarını ve çırpınışlarını sürdürse de nafileydi.

Hoca üstünden kalktığında bütün vücudu bu tıknaz yaşlı adamın iğrenç teri ve salgısıyla kaplanmıştı. Elektrik çarpmış gibi titriyordu. Karşı koymayı başaramamıştı, gücü yetmemişti. İçini kaplayan utanç, iğrenme ve kocasına karşı duyduğu suçluluktan oracıkta ölmek istedi.

Takip eden haftalar sessizliğe gömülerek bir hayalete dönüşen Sevgi’nin bu durumunu hamileliğine bağlayan Levent, onu neşelendirmek için limuzin kiralayıp gezdiriyor, sürpriz hediyeler alıyor, saçlarını okşuyordu ama genç kadından bir tepki alamıyordu. Daha fazla bu sessizliğe sabredemeyen Levent sordu;

-Neyin var, ne oldu da böyle sessizleştin sen? Bir sorun mu var? Benden saklama, kocanım ben senin, tüm sorunlarımızı birlikte çözebiliriz aşkım.

Levent’in sevgi solu bu sözleri onu daha çok suçluluk duymaya ve ağlamaya itiyordu. En sonunda, bir gece yatakta uyumaya hazırlanırken her şeyi söyleyiverdi. Levent duyduklarına inanamıyordu. Öfkeden çılgına dönmüştü. Duvarları yumruklayıp, bağırıp, çağırarak küfürler etti. Hırsını alamayarak evden çıkıp, gitti.

İçindeki öfkeyi dindiremeyen Levent, bu yaptığının karşılığını ödetmek için, Yusuf Hoca’nın dergahına gizlice girip, yatağında uyumakta olan hocanın gırtlağını kesti. Bütün gün, neyi var neyi yoksa her şeyini eşe dosta sudan ucuza satıp, kendini havaalanına attı. Uğradığı ihanete, şanssızlığa, adaletsizliğe inanamıyordu. Bu hayal kırıklığıyla nasıl yaşayacağını bilemiyordu. Artık bir katil olduğuna göre ya ömür boyu hapis yatacaktı ya da canından çok sevdiği karısı ve doğacak çocuğunu bırakıp, bu ülkeden gidecekti.

-Hindistan’a bir kişilik tek gidiş bilet lütfen, dedi.

Okuduğu kitaplardan etkilenmiş olan Levent, yaşadığı ihanet, hayal kırıklığı ve birini öldürmekten duyduğu suçlulukla baş edebilmenin tek yolunun Budizm olduğuna karar verdi. Budizm’in hedefi, hayattaki acı, ıstırap ve tatminsizliğin kaynağını açıklamak ve bunları gidermenin yollarını göstermekti.

Levent gittikten sonra, Sevgi çok sarsıldı. Hiçbir gelir kaynağı olmadığından, önce sahip olduğu ziynetleri sattı, sonra evi boşaltıp, bir gecekonduya yerleşti. Eşyaların çoğunu satmıştı. Levent’in ailesi sahip çıkmıyordu ve kendi ailesi de yoktu. Hamileliğin sonlarına doğru çok zayıflamış, resmen çökmüştü. Hiç parası olmadığından evde doğum yaptı. Bebek doğmasına doğdu, ama bez alacak parayı bile denkleştiremiyordu. Çöpleri karıştırıp, kullanılmış bezleri topluyor, yıkayıp, kurutup, kullanıyordu.

Küçük bebeğin henüz kırkı çıkmamıştı ki, enfeksiyon kaparak hayata veda etti. Onu gofret kolisine koyarak defin etti perişan annesi. Lohusalığı devam ettiğinden, hala sütle doluyordu memeleri. Sızım sızım sızlıyor, küçük yavrusunun yapışıp, emmesini istiyordu. Toprağın altında çürümekte olan küçük bedeni artık meme ememeyecekti. Hiç büyümeyecekti. Hem soğuktu toprak. Elleriyle sıcaklığını kontrol edip, o geceyi toprağın üstüne örttüğü bedeniyle, bebeğini ısıtmaya çalıştı.

Sabaha karşı çöken yağmurla birlikte, ortalığa bir toprak kokusu yayıldı. Bekçi gelip, onu bulana kadar orada öylece yattı Sevgi. Küçük kızından ayrılmaya hazır değildi. Yağmurla ıslanmış mezara bakarak, baban görse bize kızardı, diye düşündü. Levent erkek çocuk istiyordu. Eğilip, bir avuç toprağı cebine koyduktan sonra ağır adımlarla uzaklaştı. İçinde kopan şeyi mezarlıkta bırakıp, yürüyüp gitti.

Hindistan’a adımını attığından itibaren, kendini yenilenmiş hissetti Levent. Burada onu kimse tanımıyordu. Artık Fit Leonardo değildi. Aylar süren ruhsal arınma ve kendini bulma arayışı boyunca sakallarını hiç kesmedi ama saçlarını iki günde bir kazıdı. Pazardan aldığı Budist ‘lere özgü bir çift esvapı sırayla yıkayarak örtünüyordu. Bu basit giysi onun, koca dünyada ne kadar basit ve önemsiz bir canlı olduğunu hatırlatıyordu. Karın tokluğuna günübirlik işlerde çalışıyor, boş vakitlerinde meditasyon yapıyor, içinde ne var ne yoksa bırakıp, gitmesini izliyordu. İçi tamamen boşaldığında, geriye hatırladığı sadece adı kalmıştı, Levent.

Yeniden mutlu olamayacağına emindi. Bir parça huzurla yaşayacaktı artık. Kendini hazır hissettiğinde, geri dönüş için yeniden havalimanının yolunu tuttu.

İstanbul’a indiğinde artık eskisi gibi sinameki, gevşek bir çakal değildi. Biliyordu ki, artık bu sikimsonik yaşamda, bir lenger dolusu pis suyun içindeki plankton kadar önemi vardı. Gurbette olmak onu değiştirmiş, önyargılarından arındırmış, tabularını yıkmış, bir deniz atı kadar özgür ve verici kılmıştı. Elinde tuttuğu minimalist yaşayış tarzının anahtarıyla, tanrının ördüğü kader kapılarını açacak ferasete sahipti. Tüm götlüklere göğüs gerecek, rüzgara karşı işeyecek, başına gelebilecek her şeye gülümseyerek meydan okuyabilecekti.

Bu düşüncelerle, alışık olduğu gibi, geceyi köprü altında, kartondan yaptığı yatakta geçirdi. Yolgeçen hanı gibi, her türlü hırsız, uğursuzun uğrak yeri olan bu köprü altında sabaha gözlerini açmak mucize gibi bir şeydi.

Sebze halinde bütün gün soğan çuvalı taşıyıp, karnını doyurup, köprü altındaki kartonunda uyuyordu. Bu budist yaşamın ekonomisini idare etmek ona kolay geliyordu. Hiçbir sorumluğu yoktu, hayatta kalmaktan başka. Arada bir aklına gelen, karısı ve çocuğunun ne yaptığı düşüncesini eliyle havaya savurarak yaptığı işaretle kendinden uzaklaştırıyordu. Şimdi onları düşünmenin hiç sırası değildi. Karşılarına bir erkek olarak çıkacak güce sahip değildi. Hiçliğin içinde kendini yok etmiş, özüne sıkı sıkıya bağlanmış ve dünyevi her türlü zevk ve mutluluktan vazgeçmiş bir budist olmuştu.

Bütün günün yevmiyesiyle karnını doyurup, köprü altına döndüğü bir akşam, keman sesleri duyarak, merakla o tarafa yöneldi. Kuytu bir köşede, tenekede yanan ateşin etrafında üç adam, yerde oturan bir kemancı ve bir kadın vardı. Kemanla birlikte zoraki dans eden kadına sırayla yanaşıp, kalçalarını sıkıyor, memelerini elliyor, kadın dans etmeye devam ediyordu. Saçları bulaşık teline dönmüş, üstü başıyla kadın pazarındaki Afgan kadınlarına benzemiş, incecik bedeni ile hayaleti andıran bu kadın onda acıma hissi uyandırmıştı.

Uzaktan izlemeye devam ederken, adamlar kadını birbirlerine itekleyerek, top gibi oynuyordu. Bir tanesi oyundan sıkılıp, kemerini çözdü ve kadını kuru toprağa yatırıp, oracıkta becermeye başladı. Kadın cılız bir çığlık attıysa da karşı koymaya gücü yoktu belli ki. İşini bitirince, diğerleri de sırayla kadının üstüne çıktılar. Biri bırakıyor, diğeri başlıyordu. Kemancı çalmaya devam ederken, döngüye girmiş gibi, sırayla tecavüze devam ettiler. Kadın bayıldıkça, yüzüne su döküp ayıltıyorlar ve döngü tekrar başlıyordu.

Levent, vicdanının sesine daha fazla karşı koyamayıp, onlara doğru yürümeye başladı. Bir şeyler yapmazsa kadını oracıkta öldüreceklerdi. Bir insanın yaşamı bu kadar değersiz olamazdı. Bu iğrenç erkek oyununa son vermeye kararlıydı.

-Bırakın lan kadını? Ne istiyorsunuz zavallıdan?

-Sana ne, tasası sana mı düştü? Git işine meczup..!

Levent, tenekede yanan ateşin aydınlattığı kadının yüzünü görünce, gözlerine yaşlar hücum etti.

-Sevgi..!

Dizlerinin üzerine çöküverdi. Ayakta durmak için hiçbir sebebi kalmayacak kadar yıkılmıştı. Bunca zaman, oradan oraya yürüdüğü yollar, kalbinin aşındığı kadar aşınmamıştı. Haykırarak ağlarken, içinde büyüyen orman yangını her şeyi yakıp, küle çeviriyor, küllerden yeniden yangınlar çıkıyor, bedenini, kollarının derisini yakıyor, şimdiye kadar zapt ettiği nefret, öfke, şiddet ne varsa içinden fışkırıyordu. Bunca zaman, Don Kişot gibi görünmez düşman bildiği yel değirmenleriyle savaşmıştı. Satranç oyunu gibi, kader ona şah çekmişti. Bu düşüncelerin kamçısıyla, ayağa kalktı ve sevdiği kadının elini tutup,

-Kalk gidiyoruz buradan, dedi.

-10 lira vereceksin aslanım….

Bitti.

Fasulye Doktoru

İletişim

Yazar: fasulyedoktorum@gmail.com

Editör: editor@objedergi.com

 

 

İlgili Makaleler

İçeriğe yorumunuzu yazabilirsiniz.

Başa dön tuşu
%d blogcu bunu beğendi: