Bahçıvan Grup
HikayelerSANATTeoman ŞİRİN

AŞK BİTİP AYRILIK GELDİĞİNDE, BİR TEK SÖZCÜK KALIR DİLİNDE “KEŞKE”

Önümden geçip yürüdüğünde, bina merdivenlerini çıkıp gözden kaybolana kadar ayıramazdım gözlerimi ondan. Düz sarı saçları dalgalanırdı her basamakta, topuklu ayakkabılarının çıkardığı ses yankılanırdı kulaklarımda. Patronun sekreteriydi, ben onu içim geçerek izlerken, o benim farkımda bile değildi. İşe ilk girdiğim gün vurulmuştum yürüyüşündeki ahenge, içi gülen gözlerine.

İşler kötü gidip, mağazaları kapatınca bu işe başlamıştım. Akaryakıt istasyonları kuran bir firmanın genel merkezinde güvenlik amiri olmuştum. Patron Selami Bey seksen yaşına yakın biriydi, ama dinç ve hareketliydi. İşe başlarken bana, “sen bizde fazla kalmazsın, ama başla” demişti. Sonrasında, işimdeki ciddiyetimi gördükçe sevmişti beni. Bir tek beni fark etmeyen oydu, Seval, rüyalarımın kadını, hayallerimin baş kahramanı. Bilmiyordu ki; her gece yastığa başımı koyduğumda onu düşünmeden uyuyamadığımı. O da ayrılık yaşamıştı benim gibi, kim bilir ne kadar örselenmişti kalbi. Yine de her sabah yüzünde ki o gülümseme, ben her şeyi ardımda bıraktım der gibiydi. Yaşamayı sevdiği, sevmeyi bildiği o gülüşün altında yatıyordu. Zaman geçtikçe konuşmaya başladık, “günaydın” deyip geçmeler yerini küçük sohbetlere bıraktı.

Bir sabah sohbetinde, “Sen çok karizmatik bir adamsın. Sokakta görsem ya doktor ya genel müdür derim, burada ne işin var?” dedi. Anlattım dilim döndüğünce, ticaret yaptığımı, kendi işimi yaptığımı, ama iflas ettiğimi… O gülen yüzü asıldı birden “Üzüldüm, ama sen başarırsın yeniden, ben bu potansiyeli sende görüyorum” dedi.

Her gün biraz daha fazla konuşmaya başladık. O da benim sohbetimden hoşlanmış olacak ki, her geçen gün iş başı saatinden biraz daha erken gelmeye başladı. Pastaneden poğaçalar alıp, birlikte kahvaltı yapmaya başladık. O beni tanımak için sorular soruyor, ben onu tanımak için sorular soruyordum. Bir müddet sonra, kahkahalı keyifli muhabbetlerimiz başladı. Yaz gelmiş, havalar ısınmıştı, fırsat bu fırsattı, denize gitmeyi teklif edecektim. O gece nasıl teklif edeceğim diye türlü planlar kurarak sabahı zor ettim. İşe gittiğimde o, poğaçaları alıp, benden erken gelmişti.

“Hoş geldin” dedi gülümseyerek.

“Hoş bulduk erkencisin bakıyorum, bugün poğaçalar senden.”

“Bir poğaçanın lafı mı olur, maksat muhabbet olsun, hadi sen mutfaktan çayları al da gel.”

Mutfağa gidip, iki çay doldurdum ve döndüm. Çayın birini onun önüne bıraktığımda bana bir poğaça uzattı.

“Hadi anlat bakalım neler yaptın dünden beri?” dedi.

Bütün cesaretimi toplayıp “Seni düşündüm.” dedim.

“Beni mi düşündün, ama niye?”

“Sen benim için çok farklısın da ondan.”

“Nasıl farklıyım, Cem anlamadım.”

“Yarın hafta sonu birlikte denize gidelim mi? Orada anlatırım neden farklı olduğunu.”

“Gelemem, hafta sonu Ozan’la beraber olacağım.”

“Ozan mı, o da kim?”

“Benim hayatımda ki insan, kusura bakma çok gelmek isterdim, ama gelemem. Hem sen ne diyecektin bana, onu söyle.”

“Çok iyi bir dost, arkadaş olduğunu söyleyecektim.”

“Sen de öylesin, yanındayken, seninle sohbet ederken huzur buluyorum. Aaa, işbaşı saati de gelmiş hadi ben gideyim.”

O aynı ahenkle merdivenleri çıkarken ben, omuzlarımın çöktüğünü hissettim. Kurduğum bütün hayaller boşa gitmişti. Ertesi gün istifamı verdim. Ondan uzak olmalıydım. Bu kadar yakınken, onun başka biriyle olduğu, benim için tahammül sınırlarının dışındaydı. Hiçbir zaman arkadaş gözüyle bakmamıştım, bundan sonra da bakamazdım. Burada olduğum her an, şu andan itibaren benim için ızdırap olurdu. Kimse anlayamamıştı neden istifa ettiğimi. Patron, kalmam için ısrar etse de kararımın kesin olduğunu görünce onaylamak zorunda kaldı. Öğrendiğinde yanımda aldı soluğu Seval, “Bana bir açıklama borçlusun bu ani işi bırakışın neden?” dedi.

“Kendi işimi yapacağım.”

“Kendi işini yapacak paran olmadığını biliyorum ve gerçek nedeni öğrenmek istiyorum.”

Sanki beni onu sevdiğimi, âşık olduğumu itiraf ettirmek istercesine zorluyordu.

“Her şey para değil, tüm imkanları zorlayacağım, ama kendi işimi yapacağım” dedim.

“Tamam, ama ben senden kopmak istemiyorum, bana telefon numaranı ver.”

İşten ayrıldıktan sonra büyük ağabeyimin yanına gittim. Arkadaşlarıyla uluslararası kara nakliye firması kurmuşlardı, ağabeyim de ortaklardan biriydi. Pek aramız yoktu ağabeyimle, büroya giderken yine bin bir nasihat dinleyeceğimi biliyordum.

Kapıdan içeri girip, sekretere benim geldiğimi söylemesini istedim. Ortaklarıyla toplantıdaymış, bekleme salonunda ki şatafatlı siyah deri koltuğa oturduğumda kalkıp gitmeyi düşündüm bir an, ama gidecek durumum yoktu, beş parasızdım, evin iki aylık kirası duruyordu ve benim acil bir işe girmem gerekiyordu.

Ortağını tanıyordum ünlü bir armatördü. Birlikte kara nakliyesi işine girmişlerdi. Şirket kurulmuş, tırlar alınmış, işe başlanmıştı, ama pek iyi gitmediğini duymuştum. Toplantı bittiğinde kapıdan birlikte çıktılar. Cüneyt bey “Olmaz Murat olmaz, bize kendimizden insan lazım, soyuluyoruz.” diye ağabeyimle tartışıyordu. Bekleme salonunda beni görünce ikisi de durdu, ağabeyim soğuk bir tavırla “Hoş geldin Cem.” dedi. Cüneyt bey ise tam tersi, “Oooo, Cem nerelerdesin hoş geldin. Ne zamandır göremedim seni, biz yemeğe gidiyoruz, hadi sen de gel.” dedi. Ağabeyimin suratının ekşidiğini fark edebiliyordum. “Ben ağabeyimle bir konuşup gidecektim.” dedim. “Olmaz öyle şey hadi gel Çin lokantasına gideceğiz sen de bize katıl.” Cüneyt bey ısrar edince, o da hadi gidelim demek zorunda kalmıştı.

İlk defa Çin lokantasına gidecektim. Şoför arabayı kullanırken onlar, patronlar olarak arkaya, ben öne oturdum. Hararetli konuşmaları devam ediyordu. Anladığım kadarıyla, şirketin başına genel müdür olarak aldıkları kişi bunları bayağı dolandırmıştı. Aynı hararetli konuşma lokantada da sürdü. Ben söyledikleri yemeklerden hiçbirini yiyememiştim. Garsonun dikkatini çekmiş olacak “Beyefendi, siz bir şey yemediniz.” dedi.

Çekik gözlü, çıtı pıtı bir kızcağız, belli ki Çinliydi, ama dilimizi de çok iyi konuşuyordu. “Çay getireyim o zaman size.” dedi. “Bak ona itiraz etmem, çok iyi olur.” Az sonra altlı üstlü Çin porseleni olduğu belli olan çaydanlık takım ve porselen fincan önüme geldi. Ben doldurmak için hamle yaptığımda, “Bekleyin lütfen bir beş dakika sonra doldurabilirsiniz” diyerek gitti.

Bu arada, ortaklar arasındaki tartışma iyice alevlenmişti. Genel müdür olarak aldıkları adam belli ki bunları fena dolandırmış, ama hala firmanın başındaymış. Onları hararetli konuşmalarıyla baş başa bırakıp, demliği aldım. Bir çay doldurup, içeyim dedim. Ancak, o ne? Demlikten bildiğin berrak sıcak su akıyordu. “Bakar mısınız!” diye seslendim çekik gözlü kıza. “Buyurun, bir şey mi istediniz?” dedi nazikçe.

“Hayır bir şey istemedim ama buna çay koymayı unutmuşsunuz” dedim.

Çekik gözlü, zarif, kibar garsonun kahkahası bütün gözlerin bizim masamıza yönelmesine sebep oldu. Bizimkiler bile tartışmayı bırakmış, bana bakıyorlardı. Kız kendini toparlayarak, “Efendim, bu Çin çayı.” dedi. “Nasıl yani.?” dedim. Demliğin kapağını açarak, içinde ki karanfil tanesi gibi olan, iki üç tane ne olduğunu bilmediğim şeyi gösterdi. “Bakın, burada işte” dedi. Teşekkür ederek yolladım kendisini. Bir şey yiyemediğim gibi içememiştim de. Cüneyt bey, “Cem sen daha önce Çin lokantasına gelmedin mi?” dedi. “Ne işim var Çin lokantasında abi? Güzelim ızgara şiş kebap dururken, bunlar bana göre şeyler değil.” dedim. Ağabeyimle tartışmayı bırakarak benimle konuşmaya başladı.

“Nere de çalışıyorsun?”

“Dün işi bıraktım. Benzin istasyonları kuran bir firmada güvenlik amiriydim.”

“Bıraktın mı? Bak bu iyi olmuş.”

“Nesi iyi olmuş abi, dükkanları kapattıktan sonra zor bela bulmuştum o işi.”

“Bırakmasaydın o zaman, niye bıraktın?”

“Özel sebepler.”

“Anlaşıldı, yine gönül işleri. Murat söyler hep zaten, Cem uslu durmaz diye, ama olsun, erkek dediğin çapkın olacak. Ben de kadın olsam tereddütsüz sarkarım sana, sen de bu kadar yakışıklı olmasaydın.”

“Gönül işleri karın doyurmuyor maalesef. İş bulmam lazım acil.”

“Buldun bile!”

“Nasıl yani?”

“Seni bizim şirketin başına koyalım.”

“Sizin şirketin başına mı? Olur mu Cüneyt Bey, siz abimle ortaksınız, ona sormam lazım.”

“Olur olur, ben diyorsam olur.”

Ağabeyime dönerek “İşte bulduk adamımızı, ne dersin Murat?” dedi.

“Ben kefil olmam, o benim kardeşim, yapacağı yanlış bir şey bana döner” diyerek hoşnutsuzluğunu belli etti. “Cüneyt Bey gerek yok, sonra ağabeyimle kötü oluruz.” Tekrar ağabeyime döndü, “Ben Cem’i tanıyorum, evet deli doludur, ama doğrudur dürüsttür, dobradır. Ben istiyorum arkadaş, tüm sorumluluk benim.” dedi. Şirketin büyük ortağı oydu, ağabeyim ne kadar kızarıp bozarsa da adam kararını vermişti. İlk defa şans yüzüme gülecek gibi görünüyordu. “Sen bilirsin ben sorumluluk almam” dedi ağabeyim.

“Tamam bu iş olmuştur. Sen yarın sabah gel işe başla, çalışanlarla tanış, bizim genel müdürden işleri devir al. Onun kullandığı arabayı kullanabilirsin, arabasız olmaz. Ha bu arada, onunla aynı maaşı alacaksın.”

“Ne kadar maaş alacağımı öğrenebilir miyim?”

“2000 Euro alacaksın, şirket kara geçerse bir o kadar da primin olur.”

“Bir şey diyeceğim, benim işime bir müddet kimse müdahale etmesin yalnız. Sizden iki ay istiyorum, şirketi kâra geçiremezsem ben kendim ayrılırım zaten.”

“Şirket senin bil, öyle davran, sana dört ay, yeter ki kâr etsin.”

Lokantadan çıkıp arabaya bindik, şoför onları evlerine bıraktıktan sonra en son beni bıraktı. Ertesi gün işe gidecektim, ama artık bir genel müdürdüm. Buna uygun bir tek kıyafetim yoktu. Nasıl olsa artık bir işim var, avans çekerim diye düşündüm. Son paramı o gün takım elbise ve ayakkabıya yatırdım. Ertesi gün iş başı yaptığımda genel müdür işten çıkarıldığından habersiz beni karşıladı.

“Yeni başlamışsınız herhalde, hangi departmanda?”

“Senin departmanda yeni genel müdür benim” dedim.

“Bir anda o kibar adamın rengi değişti, suratı patlıcan moru bir hal aldı. “Ben bir Cüneyt Beyle görüşeyim” dedi. “Kimseyle görüşmene gerek yok, sen şu devredeceğin nakliye dosyalarını al gel.!” dedim. Benim kararlı duruşum itiraz etmesine fırsat vermemişti. O gün, sabah başladığımız dosya inceleme işi akşama kadar bitmemiş, ama adamın birçok yolsuzluğu ortaya çıkmıştı. Saat akşamın dokuzu olmuş, o benden kurtulmak için eve gitmek istiyor, ben ise bırakmıyordum. İncelediğimiz bir dosya bende bardağı taşıran son damla olmuştu.

“Ulan tır sefer yapmış, garajda görünüyor, parası orta da yok. Bu kaçıncı? Ne boklar yedin, bu paralar nerede?” dedim.

“Lütfen benimle düzgün konuşun!” dediğinde, suratının ortasına inen yumruk darbemle yere yıkıldı. Burnundan kanlar akıyordu. Yakasından tutup, ayağa kaldırdım. Camın kenarına götürüp, “Seni buradan aşağıya atar, düştü derim şerefsiz. Bana bütün dosyalardan indirdiğin parayı anlatacaksın ve iade edeceksin.” dedim.

“Patronlar seni kiralık katil mi tuttu? Bak, burada alacağın maaşın yüz mislini vereyim sana, hayatın kurtulur, onlara bir şey olmaz.”

“Şerefsiz, kiralık değilim, ama katil olabilirim, sorun değil. Sen anlat bakalım, ne kadar indirdin?”

Gece saat bire kadar adamın pestilini çıkardım, her şeyi itiraf ettirdim. Geriye bir telefon açmak kalmıştı. Cüneyt Beyi aradım, “Cüneyt Bey, ağabeyi mi de alıp, şirkete gelmen gerekiyor.” dedim.

“Hayrola Cem, bu saatte ne şirketi?”

“Siz gelin, anlayacaksınız ne şirketi olduğunu.”

Yarım saat geçmeden gelmişlerdi. Ağabeyim yine benden yana endişeliydi, bunu bakışları belli ediyordu. Adamı diğer odada sandalyeye bağlamıştım. Üstümü başımı kanlı gören ağabeyimin endişesinin bir kat daha arttığını görebiliyordum.

“Ne oldu yine, işe başlar başlamaz biriyle kavga mı ettin?”

Benim daima kavgacı, hırçın, rahat durmayan imajımı silememiştim ailede, umursamıyordum da.

“Adamınız sizi bayağı soymuş.” dedim.

“Genel müdürle mi kavga ettin?” dedi. Ağabeyimin bu tavırları beni çileden çıkarıyordu. Yaptığım hiçbir şey ona göre doğru değildi. Ben şiddet eğilimli bir psikopattım ona göre, Thai boks yapmam spor değildi. Ben, kavgacı olduğum için o sporu seçmiştim.

“Ben kavga etmem, döverim. Evet, genel müdürünüzü eşek sudan gelene kadar dövdüm. Ne varsa, ne çaldıysa hepsini anlattı.”

“Cüneyt Bey’e dönerek “Ben sana demiştim, ben sorumluluk kabul etmem.” dedi.

Bu beni daha da sinirlendirmişti.

“Adamın biri paranızı gözünüzün içine baka baka cukka edecek, siz sesinizi çıkarmayacaksınız öyle mi!”

Bu arada Cüneyt Bey araya girerek, “Dur bakalım, bir dinleyelim Cem’i, olayı tam anlayalım.” dedi.

Ne var ne yoksa, her şeyi tüm detayıyla anlattım.

“Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun? Bu adamı bu halde karakola teslim etsek, biz suçlu oluruz” dedi.

“Siz orasını bana bırakın, onu benim eve götüreceğim, yarın da yanıma katıp, her şeyi geri alacağım.”

“Bak, biz senden bir tek şey istiyoruz, istifa dilekçesini imzalat, bırak gitsin.”

“Ne yani onca çaldığı yanına mı kalacak?”

“Biz bundan sonrasına bakalım. Dediğim gibi, istifa dilekçesini al yeter. Biz gidelim, şimdi geldiğimizi bilmesin.”

“Siz bilirsiniz” diyerek onları yolcu ettim, adamla baş başa kalmıştım. Tekrar odaya, yanına gittim. Bağlarını çözerek, önüne boş bir dosya kağıdı koydum.

“Bu ne?” dedi.

“İstifa dilekçen.”

“Bunu imzalarsam beni bırakacak mısın?”

“Bırakacağım elbette, ama yarın çaldıklarını aldıktan sonra.”

“Bak ne diyeceğim, benim iki tane küçük kızım var, onların başı için bırak beni.”

Adam beni can evimden vurmaya çalışıyordu, mevzu çocuk olunca asla dayanamazdım. “Sallama lan, götünüz sıkışınca hemen çocuğum var muhabbetine geçersiniz.”

“Bak, ceketimin iç cebinde cüzdanım var, orada çekilmiş aile fotoğrafımı göreceksin, inanmıyorsan al bak.”

Gerçekten de adamın iki çocuğu vardı, hem de ikisi de biri birinden güzel. “Utanmıyor musun, bu güzelim çocuklara haram lokma yediriyorsun?”

“Bak beni bırak, ben piyasada başka iş bulur, namusumla çalışırım, yeter ki beni reklam etme.”

“Senin gibi bir namussuz namusuyla nasıl geçinecek?”

“Bir hata yaptım, söz bir daha olmayacak. Bak sizin zararınızı karşılayacak kadar nakit param var, onu vereyim sana, konu kapansın.”

Bir anda kafamda şimşekler çaktı. “Tamam lan, bu gece benim misafirimsin, ara aileni, arkadaşında kalacağını söyle, şirketten çaldığın parayı ver, konu kapansın.” dedim.

O eşini arayıp, arkadaşında kalacağını söyledi, ama okkalı bir fırça da yedi. O gece adamın yüzünü gözünü pansuman yapıp, üzerine giyecek temiz bir şeyler verdim, ertesi sabah ilk işimiz birlikte bankaya gidip, parayı çekmek oldu. Tam yüz elli bin dolar. Benden ayrılırken söylediği tek şey, “Beni piyasaya reklam etme!” oldu. Çantayı alıp, şirkete geldiğimde sekreter şaşkın şaşkın bana bakıyordu. “Ferruh Bey gelmeyecek mi?” dedi.

“İstifa etti. Sen bana Murat Bey’i arayıp, bağlayıver diyerek odama geçtim. Ağabeyim telefonun öbür ucundaydı. “İstifa mektubunu aldım. Çaldığı parayı da alayım mı?” dedim.

“İstemez, başını belaya soktuğun yeter, işine gücüne bak.”

“Sen bilirsin” diyerek telefonu kapattım. Başıma talih kuşu değil, talih kartalı konmuştu. Kısa zamanda şirkette işler düzeldi. Eski genel müdürden aldığım parayla kendime bir ev aldım. Ormanın içinde mükemmel bir sitede. Hayatımın akışı değişmişti, iyi para kazanıyor, iyi yaşıyordum. Gece hayatım sabahlara kadar sürse de işimi aksatmıyordum. Bir gece yine dışarıda eğlenirken, gelen telefon beni şaşırtmaya yetmişti. Bu Seval’di. Yanımda oturan bayan arkadaşımdan izin alarak, telefonu açtım. “Merhaba hayırsız. Aylar oldu işten ayrılalı, ama bir kez bile aramadın, ben arayayım dedim.”

“İyi yaptın, nasılsın?”

“Ben iyiyim, bildiğin gibi git işe, gel işten.”

“Erkek arkadaşınla aran nasıl?”

“Ayrıldık, iki ay oldu yürümedi.”

“Üzüldüm, niye yürümedi, ayrıca bu saatte beni aramak nereden aklına geldi?”

“Yalnızım, evde canım sıkıldı. İlk aklıma sen geldin, belki sana bira ısmarlarım, bir yerlerde oturur içeriz”

“Evin nerede senin?”

“Şişli’de, tarif ederim ben sana taksiyle geleceksen”

“Hayır arabayla geleceğim.”

“Tamam bekliyorum.”

Yanımda oturan bayan arkadaşıma bir işim çıktığını söyleyerek evine bıraktım. Gerçi, Seval dışarı çıkar içeriz demişti, ama ben yoldan beş altı bira alarak evin kapısına kadar geldim. O hazırlanmış, dışarı çıkmak için beni bekliyordu. Elimdeki paketi görünce, “O ne?” Dedi. “Belki oturur, evde içeriz diye düşündüm, o yüzden hazırlıklı geldim.”

“Neden olmasın, hadi gel içeri, en azından rahat rahat laflarız.”

İçeri girip, sade döşenmiş salondaki üçlü koltuğa oturdum. O elimdeki poşetleri alarak mutfağa gitti, elinde iki bira bardağı ve iki şişe birayla döndü. “Çerez de vardı, onu da getirseydin.” dedim.

Tekrar mutfağa giderek, elinde bir çerez tabağıyla döndü. Karşımda koltuk vardı, ama o yanıma oturmayı tercih etti. Elini dizime koyarak, “Anlat bakalım, neler yaptın, merak ettim.” dedi.

Anlattım yaşadıklarımı, durumumun iyi olduğunu, şimdilerde kendimi gece hayatına vurduğumu.

“Olmaz öyle şey, tam düzenini kurmuşsun, işini rayına oturtmuşsun, ne işin var gece hayatında?”

“Ben bekar adamım, ne yapayım, evde pinekleyecek değilim.”

“Tamam da kendine başka bir meşgale bul, böyle olmaz.”

“Beni boş ver, sen neler yaptın görüşmeyeli?”

“Hem Ozan’dan hem işten ayrıldım. O kart pezevenk olacak patron bana sarkınca işi bıraktım. Ozan da beni aldattı, üstüne de onu başkasıyla yakalayınca moralim iyice bozuldu. Neredeyse bir aydır evden çıkmadım. Sonra sen aklıma geldin, bana hep moral verirdin, o yüzden seni aradım. Bir anda işi bırakıp gittin, nasıl böyle bir şeye karar verdin? Bende o cesaret hiçbir zaman olmadı.”

“Sen de ayrılmışsın işte.”

“İyi ama benim ki farklı, ben mecbur kaldım. Senle akşam konuştuk, bir şeyin yoktu, sabah istifa ettiğini öğrendim. Sebep?”

“Sebep sensin”

“Ben miyim?”

“Evet sensin, ben sana aşıktım.”

İçkinin de verdiği cesaretle içimde ne varsa dökmeye başlamıştım. Ona nasıl aşık olduğumu, ama bir ilişkisi olduğunda, nasıl hayal kırıklığına uğradığımı anlattım.

“Bunları o zaman niye söylemedin?” dedi.

“O zaman söyleseydim çok farklı sonuçlar doğurabilirdi, ayrıca başka biriyle beraberliği olan bir kadına bunu söylemeyi asla kendime yakıştıramazdım.”

“Biliyor musun, sen çok düzgün bir adamsın. Yakışıklısın, yardımseversin. Defalarca aklımdan geçti, Cem’le olsaydım keşke diye, ama hayatım da biri vardı ve bunu yapamazdım.”

Bu son cümle her şeyi açıklıyordu, onun da bende gönlü vardı, ama ne yazık ki o zamanki şartlar bizi ayırmıştı. Onu omuzundan tutarak kendime çektim. Dudaklarımı dudaklarına götürdüğümde artık kendini bana teslim ettiğini hissedebiliyordum. Geçen ayların hıncını alırcasına sevişmeye başladık. Dudaklarım, o kadife gibi tende dolaştıkça kendimden geçiyordum. Onun vücudu altımda kıvrandıkça dudaklarından çıkan tiz çığlık beni daha da tahrik ediyor, birleşen vücutlarımız karşılıklı titriyordu. Birlikte zevkin doruğuna çıkmıştık. Saatler süren sevişmenin sonunda ikimiz de yorgun düşmüş, sırt üstü yatağa uzanmıştık. “Keşke seni daha önce tanısaydım.” dedi. “Hayat bu, ne zaman, nasıl sürprizlerle karşılaşacağımız belli olmuyor.” dedim.

Kısa zaman sonra Seval bana taşındı. Birlikte çok mutlu yaşıyorduk. Haftada birkaç kez yemeğe çıkıyor, kaçamak yapıp, doğayla baş başa kalmak için kısa tatiller yapıyorduk. Bir gün Seval büyüyü bozacak o cümleyi kurdu. “Evlenmeyi düşünmüyor musun?” Hiç düşünmemiştim. Başımdan geçen tek evlilik, bir daha o lafın edildiği ortama bile girmememe yetmişti.

“Bu konuyu bir daha açmayalım.” dedim. Fakat, gün geçtikçe, o aksine bu konudaki ısrarlarını arttırmıştı ve kavgalarımız başladı. Büyü bozulmuş, ateşli sevişmelerin yerini kavgalar almıştı. Bir gece beni terk etti. Üzerinden birkaç yıl geçtiğinde, tekrar beni aradı ve bırakıp gittiği için pişman olduğunu, dönmek istediğini söyledi. Kalbim dön diye bağırsa da “hayır” dedim. Bu onunla son konuşmam oldu. Yıllar geçti, ben Antalya’ya yerleştim. Kötü haber tez duyulur, polis olan ağabeyimin intihar haberini aldığımda dünyam yıkılmıştı. İlk uçakla İstanbul’a gittim. Ancak cenazeye yetişebilmiştim, eş dost başsağlığı diliyor, ama ben kafamı dahi kaldıramıyordum. İlk kez kardeş acısı yaşıyordum, bu bana çok fazla gelmişti, içim dağlanıyordu. Bir bayan yanıma yaklaştı, “Nasılsın Cem, başın sağ olsun.” dedi. Bu Seval’in arkadaşı Nazan’dı. Birlikte çok vakit geçirmiştik. “Nasıl olayım, berbat haldeyim.” dedim.

“Biliyor musun, Seval de öldü” dedi.

“Şaka yapılacak zaman değil, ciddi misin?” dedim.

“Ciddiyim, kansermiş. Seni çok aradım, ama ulaşamadım. Hep seni sayıkladı “Keşke diyordu, bir anlık öfkeyle ondan vazgeçmeseydim.”

“Bu acının üstüne bana bunu söylemeseydin. Aşk bitip, ayrılık geldiğinde dilimizde bir tek sözcük kalıyor, “keşke” dedim.

Cenazeyi defnedip dönerken; hayatımızda ne kadar çok keşke yapmasaydım dediğimiz şey olduğunu düşünüyordum. Keşke aşklar yarım kalmasa, keşke insanların bize ihtiyaçları varken yanlarında olabilsek.

Teoman Şirin

İletişim için:

Yazar: teoman_sirin@hotmail.com

Editör: editor@objedergi.com

İlgili Makaleler

İçeriğe yorumunuzu yazabilirsiniz.

Başa dön tuşu
%d blogcu bunu beğendi: