Bahçıvan Grup
Fasulye DoktoruHikayelerSANATYAZARLAR

Melekler mektup taşır mı?

Monolog

Kaybettiğimiz sevdiklerimizle iletişim kurmamızın imkansız olduğunu kim söylemişse, halt etmiş. Birini kaybetmenin acısını çeken bilir. İlk anda gelen şokla yanıcı bir his göğüs kafesinizi delip geçer, yerini boşluk hissine, ardından da uzun yıllar sürecek olan matem kokulu bir özleme dönüştürür. Beynimizin hafıza bölümü çeşitli sebeplerle tetiklenerek, o dosyayı oradan alıp önünüze bırakır. Al bunu ne yaparsan yap der, çekilir. Alt dudağını sarkıtarak, içine dolan karmaşık duygularla baş etmeye çalışırsın, nafile. Her şeyi bir kenara bırakıp, monolog başlattığımda, bir nebze olsun ferahladığımı keşfettim. Babamı kaybettikten 3 ay sonra memlekete gidebildim ve babamı mezarında ziyaret ettim. Bir briketi altıma tabure yapıp, başladım anlatmaya. O günden bu yana babamla monologlarımı 6 yıldır başarıyla sürdürüyorum.  Babamı kaybedişimin 6. yılın anısına bugünkü monoloğumu size de aktarayım.

Babam

Hala numaranı telefonumdan silmedim. Evimde duran hastane dosyanı hala saklıyorum. Elinden hiç düşürmediğin hesap makineni ve üzerinden hiç çıkarmadığın mavi yün yeleğini… 6 yıldır eksikliğini hissetmediğim bir gün olmadı. Özellikle bayramlarda elini öpemedim, seni evime misafir edemedim. Hayat devam etti ama, oradan oraya savrulmamak için yine senin gölgene sığındım. Her zaman söylediğin gibi aç öldüm, yiğit öldüm baba… Kimseye el açmadım, minnet etmedim. Kim olduğumu asla unutmadım, hiç kimseyi kendimden üstün görmedim, kimseyi de ezmedim. Ani öfkemi de zamansız neşemi de senden almışım. Keşke biraz da ticari zekanı alsaydım. İş bitiriciliği ve kararlılığımı senin genlerine borçluyum. Çatık kaşlarımı, etli ellerimi, dudaklarımın kenarındaki iki gamzeyi senden almışım. Seni özlediğimde bunlara bakıyorum.

Kızdığında bağırırdın ama hiç el kaldırmazdın. 20 yaşındaydım ilk ve tek tokadını yediğimde. Çok şey kırıldı o an içimde. Anneler arada yoklar, ama babalar çocuğunu hiç dövmez bilirim sayende. Senin onaylamayan ve kızgın bakışların beni dövmekten beter ederdi zaten. Belki hak ettim, bilemiyorum. Aylarca seninle konuşmadım, eve bile gelmedim. Bir fabrikada işe girip çalıştım eve gelmemek için. İnadımı da senden almışım. Bana barışmak için yolladığın bileziği, sen iflas ettiğinde sattım baba. Zor günleri nasıl atlatacağımı senden öğrendim. Dayanmayı, pes etmemeyi, mücadeleyi…

Yüzüme söylemediğin iltifatları, annemden duyardım hep. Hiç şımartmadın, hiç başımı okşamadın, prensesin olmadım hiç. Çocuğunu sevmenin ayıp olduğunu öğretmişlerdi sana. İçinden sev demişlerdi. Hatamı yüzüme vurmadın, üzüldüğümde yanımda oldun, kendime inanmamı ve başaracağımı söyledin. Üniversite sınavlarının açıklandığı günü unutamam. Mutfak masasında, sabahın ilk ışıklarıyla aldığım gazeteden sonuçları öğrenmiştim. Hayalini kurduğum fakülteye giremedim diye, sicim gibi gözyaşı dökerken, yatağından uyanıp, yanıma geldin ve “Üzülme kızım, seneye başarırsın, senin şu azmin bile bana yeter.!” demiştin. Ağlama krizimi ikiye katlayıp, hıçkırıklara boğduğun onore eden bu sözlerinle “baba kazandım” diyememiştim.

Senin gözüne girmek, takdirini kazanmak o zamanlar hayat amacımdı. Rekabet içinde olduğum bir futbol takımı kadar kardeş arasında, beni daha çok sevmen için yıllarca kendimi paraladım. Çıtan hep yüksekti. Okuyan insana saygım büyüktür dediğin için kazandım ben üniversiteyi. Ben bilmez miydim, yan gelip yatmayı, lise bitince münasip biriyle evlenmeyi, 3 çocuk doğurup, hamaratlığımı göstermek için enva-i çeşit pasta börek yapmayı… Hoş gerçi, sen turşumu kurmak için görücü gelmek isteyenlere, benim kızım okuyor bahanesini dilinden düşürmezdin. Bu yüzden miydi beni bir erkek gibi yetiştirmen, içindeki geleneksel erkek çocuğu saplantından dolayı mıydı, yoksa bir türlü söyleyemediğin sevgin yüzünden miydi?

Bize gençliğinin hikayelerini anlattığın, gözlerimden yaşların boşaldığı, yanaklarımın ağrıdığı fantastik hikayelerini özledim baba. İlk köpeğimi eve getirdiğimde şiddetle karşı çıkıp, sonra evladın gibi ilgilenişini özledim. Onunla oynarken kolları parçalandığı için, yeleğe çevirdiğin örme ceketini unutamıyorum. Akrabaları çekiştirdiğimiz dedikodulu sohbetimizi, uydurduğun zor matematik sorularının cevapları için seninle iddialaşmayı özledim. Gözlüğünün üzerine oturup her kırışında, kendine salladığın okkalı küfürleri özledim. Sen bir ekoldün, şahsına münhasırdın, kökleri derinlere inen, kollarıyla herkesi kucaklayan kocaman bir çınardın. Sen benim babamdın, koruyan, sahiplenen, derdimle ilgilenen, imkanlarını seferber eden, bana özel hayır kurumuydun.

Zaman geçtikçe, hatıraların bulanıklaşıyor, bazen sesini unutuyorum baba. Ne olursa olsun, bana hissettirdiğin güvende olma huzurunu unutmuyorum. Zamansız aklıma düşüyorsun, bazen bir nasihatinle, bazen sana olan kıskançlığımla dalga geçerken sırıtışınla… Yerin dolmuyor, seni kaybetmenin acısı hafiflemiyor, sadece alışıyorsun.  Biri babasını kaybettiğinde, onun acısını tüm kalbimle yaşıyorum. Babanı kaybetmenin ne demek olduğunu iyi biliyorum. Kendi sorumluluğunu kendin taşıyorsun, attığın her adımı sekiz kere hesaplıyorsun, bir anlığına çılgın projeler üretip, batarsam kim kurtaracak diyerek vazgeçiyorsun, tecrübesizliğinle baş başa kalıyorsun. Yaşın kaç olursa olsun, babasız olduğunu, her zaman kalbini sızlatan bir gerçek olarak taşıyorsun.

Ziraat fakültesini kazandığım geçmişte, her duyduğumda sinirden çıldırıp, cin atına bindiğim ve bana gıcık vermek için taktığın “fasulye doktoru” lakabını, şimdi dağa, taşa, her makalemin altına, tüm sosyal medya hesaplarıma imza olarak yazıyorum. Bundan daha yaratıcı bir lakap düşünemiyorum. Benimle bu kadar uğraşmanın, sürekli didişmenin, herkesin içinde laf çakmanın sebebi; hiç dile getirmesen de beni çok sevmendi, biliyorum. Ben de seni seviyorum ve seni her zaman özlemle kalbimde taşıyorum.

Fasulye Doktoru Kızın…

İletişim için:

Yazar: fasulyedoktorum@gmail.com

Editör: objedergi@gmail.com

İlgili Makaleler

İçeriğe yorumunuzu yazabilirsiniz.

Başa dön tuşu
%d blogcu bunu beğendi: