Bahçıvan Grup
Fasulye DoktoruHikayelerSANAT

KÖPRÜDEN ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ – Mısır’a Tatile Giden 5 Çocuklu Ailenin Hikayesi

Memnun amca kanepeden kalktı, gözlüğünü çıkarıp masanın üstüne koydu ve karısı Ayşe Kadına dönüp;

“Bu sene çocukları bir araya getirip, güzel bir tatil yapalım.” dedi.

Ayşe kadın merdümgiriz bir insan olduğundan, kalabalık içine giremiyor, afakanlar basıyor, kaçarak eve gelip, kapıyı kilitleyesi geliyordu. Böyle bir insanı tatile götürmek için şizofren derecede hasta olmak gerekirdi ki, zaten kocası ellili yaşlarda andropoza girmiş, şizofren tanısı konmamış, gerçek bir şizofrendi.

Hangi normal insan mezarlığa gidip, bütün gece tanımadığı ölülerle konuşurdu ki? Memnun amca gençliğinde vurulduğu güzele bir yüzük almak için 3 yıl çalışmış, para biriktirmişti. Aldığı yüzüğü, zamanının en ünlü hocasına götürüp, dualar yazdırmış, aşkına karşılık bulmayı garantilemek istemişti. Gel gör ki, nal gibi yüzüğü kızın parmağına takmayı bir türlü başaramamış, muska işi ters tepmişti.

Dağılan hayatını ve parçalanan kalbini toplamak için, aceleyle onu Ayşe isimli bu tombul, çekingen, sessiz kızla evlendirmişlerdi. “Yaktın bizi baba.”, derdi her zaman. Ayşe Kadın, hayatını ev işleriyle ve ördüğü dantelleri çeyizlik diye eşe dosta satarak geçiren bir kadındı.

Mantık desem mantık değil, aşk desem hiç değil, bu anlaşmalı evlilikten beş çocukları olmuştu. Memnun amca şizofren olabilirdi ama kafası acayip çalışan bir adamdı. Devlet memurluğu işini de bu şekilde götürmüştü. Çocuklarına miras olarak üçün birini bırakacağını bildiğinden, hepsini özenle okutmuş, kimisini bulduğu burslarla yurtdışına göndermişti.

Sürekli Antik Tarih kitapları okuyan, oradaki olayları gerçekte yaşıyormuş gibi, her şeyine uyarlayan, takıntılı adamın tekiydi.

Çocukların adını koyarken nüfus memuru çok zorluk çıkarsa da isteği olmuştu. Akhaneton çok zeki bir çocuktu, okudu okumasına, ama girdiği işlerde tutunamayınca dolandırıcı olup çıkmıştı. Bildiğin hırsız işte, hayal pazarlayıp, gelecek çalan, kısa yoldan para kazanma hevesinde olanları dolandıran, adi pezevengin tekiydi.

Nefertiti doğduğunda, bembeyaz tombul yanaklarına kondurulmuş, kocaman mavi gözleriyle yapma bebeği andırıyordu. Babası Memnun Amca, “Büyüyünce çok can yakar bu.”, diyerek adını Nefertiti koydu. Öyle de oldu. Henüz 19 yaşında olmasına rağmen bir afeti devrandı. Simsiyah uzun saçları yuvarlak kalçalarını kırbaçlardı. Saçlarını savurduğunda, sıktığı parfümle on metre çapındaki gençlerin soluğunu kesen, ona bakanlara ok gibi sapladığı siyah kirpikleriyle, mavi gözlü, beyaz tenli, çapkın bir genç kızdı.

Luxor yurtdışında okumuş, uzun, zayıf bedenine genel kültür yükleyerek kamburu çıkmış, en sonunda Gestapoya katılarak, onların yaşamının gizemini çözmeye kendini adamış bir delikanlıydı.

Aralarında bir tek Alalu okumamıştı. Ailenin 4. Çocuğu olan Alalu, liseyi bitirdikten sonra, cemaate katılmış, kendini takvaya adamış, bir yandan da ticaretle geçimini sağlamaya başlamıştı. İşler tıkırındaydı. Genç yaşına rağmen, cemaate sattığı gıda ürünlerinden epey güzel para kazanıyordu. Fasulye, ceviz, midye, un, tarhana, sıvı yağ vs. ne bulursa yapıştırıyor, nakit para üzerine resmen akıyordu.

Beşinci çocuk Deniz, 14 yaşında, alışılmadık derecede zeki, aynı anda beş kitap birden okuyan, her şeyi sorgulayan, hayvanlara özel ilgisi olan, onlarla konuşabilen, aykırı bir çocuktu. Pırıltılı gözlerinde her zaman sorular, çözümler, hayaller, merhamet ve sevgi vardı.

“Üçüzleri topla, ben de Akhaneton’u arayayım, gelsin. Sen valizleri hazırlamaya başla. Mısıra gidiyoruz.”

“Yahu, adam deli misin, Mısır’da ne işimiz var allasen? Hem pandemi var, oralarda Covid bulaşırsa naparız? Ben gitmek istemiyorum.” dediyse de kocası Memnun Amca kafasına koyduğunu yapardı.

Bir hafta içinde beş çocuk ve valizler hazırdı. Memnun amca otobüsten bozma karavanının marşına bastı. Ailece macera dolu, kaynaştırıcı yolculukları başladı. İstanbul’dan Mısır’a uzanan kilometrelerce asfalt yolda, mümkün mertebe eğleneceklerdi. Birbirinden bağımsız gibi görünen, ama aslında birbiriyle uyumlu yedi kişilerdi.

Hatay sınırından Türkiye’yi terk ettiler. Suriye üzerinden Kudüs’e kadar her şey yolundaydı. Güneye indikçe sıcaklık artmış, karavanın içini ter ve ayak kokusu sarmıştı. Kudüs’e vardıklarında iki günlük mola verdiler.

Kamp yaptıkları göl kenarındaki alanda her milletten insan vardı. Luxor dil konusunda tercümanlık ederken, Alalu pazarlık işini çözüyordu. Bir ara Nefertiti ortadan kayboldu. 3 saat boyunca onu aradılar, ama hangi deliğe girdiyse bir türlü bulamadılar. Yavaştan panik havası sardı.

Babasının zuladaki boğma rakılardan birini alan Nefertiti, 1.50’lik boyuyla 1.80’lik yakışıklı Lübnanlı ile kampın dışındaki kayalıklarda içiyordu. Akhaneton, Luxor ve Alalu onları bastığında işi pişirmek üzereydiler. Üç erkek kardeş genç Lübnanlı’ya daldılar. Öyle bir dayak attılar ki, zavallı çocuk çamaşır suyu görmüş terliksi hayvan gibi dağıldı.

Memnun Amca olanları duyunca çok sinirlendi. Şizofren tarafı tetiklendi ve Nefertiti’yi önüne oturtup, saçlarını sıfıra vurarak, cascavlak edip, bıraktı. Nefertiti ağlamayı bırakıp aynaya baktığında, mavi gözlü bir lağım faresinden başka bir şey göremedi. Genç kızın tüm yaşama sevinci, güzelim saçlarıyla birlikte yok olmuştu. Ayşe Kadın kızını teselli için ne kadar uğraştıysa da artık Nefertiti kadın kimliğini kaybetmiş, kirli bir bulaşık süngerinden bile değersiz bir aseksüele dönüşmüştü.

Memnun Amca o gün geceye kadar ortalıkta görünmedi. Gece yarısı eve geldiğinde üstü başı toz toprak ve kir içindeydi. Bütün bu yaşananlar Deniz’i çok üzüyordu. Gözlerini kapatarak, zihninden güzel şeyler geçirmeye çalıştı. Deniz kenarında havalanan martı sürüsünü hayal etti. Martılar asabi hayvanlardı. Yuvalarına yaklaşanı mızrak gibi gagalarıyla perişan ederlerdi.

Bir martı aniden karavandan içeri daldı. İçeride çırpınan kuş panik yarattı. Eline geçenle onu kovalamaya çalışırlarken, Deniz hala gözü kapalı hayale devam ediyordu. Başka bir martı daha içeri daldı. Derken, onu diğerleri takip etti. İçerisi kuş tüyü, martı ve insan çığlığı ve kana bulanmıştı.

Her şey bittiğinde, aniden bir sessizlik çöktü. Deniz gözlerini açtığında, ailesinin üyelerini transa geçmiş gibi boş boş etrafa bakıyordu. Sanki beyin ölümü gerçekleşmiş kobay tavşanı gibi hiç kıpırdamadan, sabit bakışlarla sessizce duruyorlardı.

Ufak tefek çizikler ve darmadağın olup, yolunmuş saçları dışında görünürde bir hasar yoktu. Belli ki, çırpınırlarken, kendi kendilerine zarar vermişlerdi.

“Bu ders onlara yeter.!”, dedi. Tek tek karavandan çıkarıp, dışarıya dizdi ve gözlerini yeniden kapattı. Birkaç damla su yüzüne damladığında, içeri gidip, sakince oturdu. Dışarıda kopan sağanak yağmurdan memnundu. Aile üyeleri yağmurdan cımcılık olup, donuna kadar ıslandıktan sonra kendilerine geldiler. Ne olduğunu hatırlıyorlar ama anlam veremiyorlardı. Ortak bir rüya görmüş gibilerdi.

Ertesi sabah yola koyuldular. Süveyş kanalını geçerek, Nil’in muhteşem güzellikteki bereketli topraklarına vardıklarında, yeni bir kamp alanı aramaya başladılar. Nehrin kenarında sota bir yere karavanı park edip, akşam için hazırlıklara başladılar. Etrafta kimseler olmaması, olası hırsızlık, gasp, kavga ve benzeri olayları önlemenin etkili bir yoluydu.

Akhaneton, biraz ip ve balta alarak ormana daldı. Egzotik havyan pazarında yüksek fiyattan satabileceği vahşi bir hayvan bulma ümidiyle, çalıları ve sarmaşıkları yararak ilerledi. Nehrin uzantılarından biri olan dere kenarına geldiğinde gözlerine inanamadı. Hemen bir çalının arkasına gizlenerek gördüğü manzaranın tadını çıkarmak istedi. Nil’in kollarından biri olan bu derenin cep yapmış bir kısmında, anadan üryan yüzen kızların bıngıldayan etleri aklını başından almıştı. Erekte olmuş cinsel organını saklamaya çalışarak çalılıklardan çıktı. Sessiz ve sakin tavırlarla kızlara yaklaştı.

İnce belli, dolgun kalçalı, ayva göbekli kızların dikleşmiş memelerinden gözünü alamıyordu. İçlerinden biri salına kıvıra yanına yaklaştı. Gülümseyerek yanağından öptü ve elini tutup, onu dereye doğru sürüklemeye başladı.

Bir yandan heyecanla soyunuyor, bir yandan kızın elini bırakmak istemiyordu. Çevik birkaç hareketle çırılçıplak kalıverdi. Esmer güzeli kızların yanık teni, bedenine değdiği yeri cayır cayır yakıyordu. Dudaklarını biri bırakıp, diğeri öpmeye başlıyordu.

“Lütfen rüya olmasın, allahım nolur rüya olmasın.” diye söylenirken, uyarılan bedeninde her kası ayrı kasılıyordu. Hayatında daha önce yaşamadığı bu deneyimle, erkekliğini keşfetmişti. Elleriyle dokunduğu yumuşak etleri sıkıyor, mıncıklıyor, avuçluyor, dişlerinin arasından tıslayarak açlıkla öpüyordu.

Göz göze geldiği badem gözlü esmer güzelinin gözlerinde kaybolduğunu, benliğini ve bilincini yitirdiğini hissetti. Kendini akışa bıraktı. Bu bırakıştan sonrasını umursamıyordu. Arzunun, çoşkunun ve hormonlarının etkisiyle, bedeni daha fazla dayanamayarak kendinden geçerek, bayıldı.

Kendine geldiğinde yufka ekmeğe sarılmış mumya gibi dürüm yapılmış halde olduğunu gördü. Kızlar gitmiş, onların yerine kısa boylu, esmer tenli, çarpık dişli erkekler gelmişti. Perdeleri sıkı sıkıya kapalı bu kerpiç odada ne işi olduğunu anlamaya çalıştı.

Odanın karşı duvarında derede kızlarla cinsel ilişkiye giren birinin resimlerini görünce iyice kafası karıştı. Köyün inanışına göre, kutsal bakireleri becerebilen kişi tanrının adamıydı ve köyde ne kadar kadın varsa hepsini hamile bırakarak bereketi arttıracaktı.

Akşama kadar kapıda kuyruk oluştu ve müzikle beraber Akhanetonu sardıkları dürümü açtılar. Halka arz başlamıştı. Kadınların biri geliyor, diğeri gidiyor, elleri ayakları bağlı Akhaneton kendini bu durumdan bir türlü kurtaramıyordu. Vücuduna sürdükleri yağ, ereksiyonunu sürekli kılıyordu. Kadınlar bitip, erkekler de sıraya girince, Akhaneton haykırarak ölmek istedi.

“Ulan, nasıl bir tarikata denk geldik, bırakın beni a-me-ka. Buradan kurtulayım, hepinizi s.kecem.” diye tehditler yağdırdı. Sonra farketti ki, tehdidini şu anda yerine getiriyordu. Daha çok sinirlenerek;

“S.kmiycem ulan hiçbirinizi, soyunuz kurusun a. koduğumun peştemalli delileri.” diyerek, gece yarısına kadar isteksiz eylemini sürdürdü.

Akhaneton’un ormanda kaybolduğundan endişelenen ailesi, onu aramaya çıkmıştı. Deniz, abisiyle telepatik bağ kurarak nerede olduğunu anlamaya çalışıyor, diğerlerine yolu gösteriyordu. Abisinin haykırışlarına bir anlam veremese de bağırmaya devam etmesini geçirdi içinden. Tabi bu bağırışlar hayra alamet değildi.

Nihayet köyü bulduklarında, seksten ve içkiden sarhoş olmuş köylüler, sağa sola serilmiş yatıyordu. Akhanetonun olduğu odaya girdiklerinde, hala üstünde bir adam tepiniyordu. Adamın kafasına odunla vurarak bayıltıp, Akhanetonun bağlarını çözdüler.

Dazlak haldeki Nefertiti, abisine yapılanlara sinirlenip, köyün baygın kadınlarının saçlarını kesti ve kendine peruk yapmak üzere bez bir torbaya doldurdu. Luxor, Gestapodan öğrendiği yöntemle köyün sırrını ve burada neler döndüğünü çözmeye çalışıyordu. Alalu bildiği tüm duaları hatim indirmeye başlamıştı. Ayşe Kadın;

“Anam bunlar ne böyle, oğlumun haşatını çıkarmış ırıspılar, başımıza taş yağacak bey.!” diye söyleniyordu.

Memnun amca olanlara bakıp sigara üstüne sigara içiyor, izmaritleri söndürüp, cebinde biriktiriyordu. Bu utançtan geriye hiçbir kanıt kalsın istemiyordu. Oğlu seks kölesi yapılmış, namus iki paralık olmuştu. Ama neyse, s.ki sağolsundu. Tüm köyü becererek babasını gururlandırmıştı.

Her şeyi uzaktan izleyen Deniz, gözlerini yeniden kapadığında, köyün meydanında bir toz bulutu oluştu. Giderek büyüyen toz bulutu ve güçlenen rüzgar ile bir hortum çıktı. Her şeyi içine katarak büyüdükçe büyüdü. Yerde yatan köylüleri bir bir toplayarak ilerledi. Buldukları çalı ve ağaççıklara tutunmaya çalışan aile üyeleri çığlıklar, rüzgar uğultusu, toz bulutu ve uçuşan sarhoş köylü bedenleri arasında birbirini göremez olmuştu.

Züüüp diye içine çekildikleri hortum birden kesildi. Ortalık çok sakindi. Kuş ve cırcır böceklerinden başka ses duyulmuyordu. Saçları ve yüzleri toz içinde kalmış halde kendilerini yerde buldular. Ayağa kalkıp tozları silkelerken, bir yandan da nerede olduklarını anlamaya çalıştılar. Ayşe Kadın, üzerindeki yeleği çıkarıp Akhaneton’a verdi ve “Oğlum, kapat şu dikilmiş yerlerini, ayıp günah.!” dedi.

“Baba, babaaaa, uyan artık, yola çıkacağız.” Diyen Deniz’in sesiyle gözlerini açan Memnun Amca, Mısır gezisinden anında vazgeçerek, Karadeniz’deki babadan kalma yayla evine gitmeyi önerdi. Çocuklar birbirine bakıp, hep birlikte ve şiddetle bu fikre sarıldılar. Kimse bir daha martı saldırısı ya da seks manyağı köylü görmek istemiyordu. Taa ki, Karadeniz’e vardıklarında içtikleri çaydan bayılıp, kaçırılana kadar….

Bitti.

Fasulye Doktoru

İletişim

Yazar: fasulyedoktorum@gmail.com

Editör: editor@objedergi.com

İlgili Makaleler

İçeriğe yorumunuzu yazabilirsiniz.

Başa dön tuşu
%d blogcu bunu beğendi: