Bahçıvan Grup
Fasulye DoktoruHikayelerSANATYAZARLAR

İSPANYOL KOKUSU

Bayramın ilk sabahı uyandı. Uzun yıllar ailesinden uzakta yaşadığından, bayramlaşacak kimsesi yoktu. Kahvesini hazırlayıp pencerenin önüne oturdu. Bu hayattaki amacı neydi? Kariyer olamazdı, çalışmayı sevmeyen, pratik bir yapısı vardı. Kapitalistlerin kölelerinden biri olamayacak kadar ayıktı. İşi bilecen işe gitmeyecen, dedi içinden. Zaten geçimini babadan kalma evin kirasıyla sağlıyordu. Fazlasına ne gerek vardı? Bir sigara yaktı, dumanını cama üfledi. Duman cama çarpıp dağılırken, kendini dumana benzetti.

Kabına sığmayan kararsız biri olduğundan kimse ile dikiş tutturamamış, özgürlüğün bedelini çok sevdiği yalnızlığıyla ve geçici ilişkilerle ödemişti. “Amaan birinin sorumluluğunu almaya ne gerek var.!” diye düşündü yine. Bir amaca bağlanmalıydı. İnternete attı canını. Biraz araştırdıktan sonra, en iyi kararların yolda alındığını fark edip, kendine bir seyahat rotası belirledi. Pasaport, vize, bilet ve alışverişle geçen bir süreçten sonra yola çıktı. Avrupa’yı dolaşmak onu fena heyecanlandırıyor, yeniden yaşadığını hissettiriyordu.

Uçak yolculuğu birkaç aksilik ve bekleme dışında iyi geçti. İspanya’nın kendine egzotik gelen, ama içinde yaşayanların umurunda bile olmadığı havasını ciğerlerine doldurup, bir taksiye atladı. Otele yerleşip, kendini sokağa attı. İspanyollara özgü baharatlı bir yemek ve ana caddelerde biraz turladıktan sonra, bir kafeye çöktü. Telefonu eline alıp haritayı açtı. Mahalle yaşamı bir ülkenin aynasıdır diyerek yola koyuldu. Ara sokaklarına daldığı anda, küçük bir şaşkınlık yaşadı. Bizim mahallelere ne çok benziyordu. Aslında ismi, dili, milleti, kültürü çok farklı olması gerekirken, yaşantı aynı miskinlik, tekdüzelik ve aynı endişelerle dolu geçiyordu. Kendinden kaçılmaz tabii. Nereye bakarsan bak, kendini görürsün. Dünya senin algıladığın kadardır.

Uzun zamandır kalbi boştu. Alıcı gözüyle etrafı taradı. Küçük bir meydanda toplanmış insanlar kendi halinde eğleniyordu. Aralarına daldı düşünmeden. Elinde gitarıyla İspanyol nağmelerini ağlatan bir genç, belli ki akşam için bira parası çıkarıyordu. Esmer teni meşin bir deri kemere dönmüş, dalgalı saçlarını at kuyruğu yapmış, televizyonda gördüğü türden tipik bir İspanyol diye geçirdi içinden.

Ortama kendini kaptırdıktan bir süre sonra, 3-4 kişilik bir turist kafilesi ellerindeki cep telefonu, sokak müziğine dahil oldu. Kendi aralarında tanıdık bir dille şakalaşıp gülüşüyor, arada tempo tutarak müziğe eşlik ediyordu. “Oğuz olm otele gidip duş alsak, bütün gün güneş başıma geçti amk. Leş gibiyim.!” dedi biri. Olduğu yere çakıldı. Göz ucuyla gördüğü, Çanakkale gezisinde kendisiyle ilgilenen, ama havalı bir züppe olduğundan ağız dalaşı yaptığı, pek bir güzelliği olmasa da, cilvesi ve karizmasıyla insanı çeken Oğuzhan’dan başkası değildi. İçgüdüsel olarak dikkat çekmek için elinden geleni yaptı. Şen kahkahalar, alkışı abartmalar filan nihayet onu fark ettiler. Kısa bir naber nasılsın, ne tesadüf muhabbetinden sonra, akşama bize katılır mısın teklifi geldi. Neden olmasındı, hatta olsundu. Buluşma için bir mekan belirlendikten sonra, herkes otellere dağıldı.

Duş alıp, giyindikten sonra, hızlıca bir şeyler yedi ve bir taksiye atlayıp mekanın önünde indi. Etrafta diğerlerini göremeyince, telefonu çıkarıp aramaya karar verdi. Nerden çıktığını anlamadığı biri elindeki telefonu kapıp kaçmaya başladı. Olayın şokuyla ardından haykırarak küfürler salladı ama nafile. Oğuzhan ve saz arkadaşlarını beklemeye başladı. Yardım isteyebileceği başka kimse gelmedi aklına. 1,5 saat geçmesine rağmen gelen giden olmayınca, morali pert olmuş halde kaldırıma çöktü. Otele mi dönse, Oğuzhan’ı mı beklese, bilemedi. Aciz biri gibi beklemek kanına dokununca, mekandan içeri daldı. İçerisi gümbür gümbür müzikle coşmuş, eğlenen, yerli ve turist dolu, ter kokusunun içkiye karıştığı bir şekilde onu karşıladı.

Kendine bir votka söyleyip bara yaslandı ve eğlenenleri izlemeye başladı. Kaç duble içtiğini hatırlamaz duruma gelince, temiz hava almak için kendini dışarı attı. Kapının önünde biriken kalabalıkla beraber sigarasını yaktı. İçeriden gelen çığlıklarla irkildi. Kavga çıkmış ve sokağa taşmıştı. Kendini bir anda tekme tokat bir kavganın ortasında buldu. Kolundan birisi onu çekip kavgadan uzaklaştırdı. Adının Ray olduğunu söyleyen bir Amerikalı, korkmamasını, yanında kalmasını tembih ediyordu. Tarzanca kıvamında bildiği İngilizcesine, içeride devirdiği votkalar karışıyor, adamı anlamakta güçlük çekiyordu. Sonunda aynı otelde kaldığı Amerika’lı bir turist olduğunu çözebildi.

Birlikte otele geldiler. Ray oldukça nazik, biraz mesafeli ve donuk bir adama benziyordu. Yine de odasına dönmeden önce birlikte kahvaltı yapma teklifini kabul etti. Ertesi sabah kahvaltıda buluşup, kısa bir sohbetten sonra ayrılıp, İspanya’nın tarihi güzelliklerinin kucağına bıraktı kendini. Katedraller, kiliseler, meydanlar tıklım tıklım insan doluydu. Hayalinde insandan arındırıp, yüzyıllar öncesine gitti. Taş sokaklar, heykellerle bezeli ihtişamlı binaların içinde kaybolduğu bir tarihte mest oluyordu. Oğuzhan’ın attığı kazığı bile unutmuştu. Alışveriş ve tipik turist gezisiyle sıradanlaşan 3 günün sonunda, bu ülkeden gitme vakti gelmişti. Telefonu çalınmıştı ve parası da bitmek üzereydi.

Son gün Oğuzhan’la karşılaştığı o küçük meydana gitti. Başka bir grup müzik yapıyordu. Meydanı gören bir kafeye oturdu. Bildiği şarkıları duyunca, kendini müziğe kaptırıp, eşlik etmeye başladı. Genizden söylediği şarkıların hakkını verdikçe kendini daha çok kaptırıyordu. Şarkı bitince omuzuna dokunan bir elle arkasını döndü. İspanyol aksanıyla İngilizce konuşan bu kadın, sesini övüyor ve bu gece yapılacak canlı müzik için sahne almasını rica ediyordu. Bir anda kendini özel ve önemli hissetti. Heyecanla kabul etti. Akşam için kafasında giyeceği kıyafeti tasarlamaya çalışarak otele döndü.

Lobide kendisini bekleyen Oğuzhan’ı görünce çok şaşırdı. O geceyi mide kanaması geçiren arkadaşıyla hastanede geçirdiğini, telefonundan ona ulaşamadığını, kaldığı oteli zar zor bulduğunu, neden onu aramadığını sorup sitem ediyordu. Bu çocukta şeytan tüyü vardı, ya da kendisi şanslı biriydi. Her ne haltsa, İspanya’daki son gecesi güzel geçecekti. Kafasında kurduğu onca olumsuz düşünce ile, mutsuz geçirdiği son 1 haftayı düşündü. Ulan ne salak kadınım, dedi. İçinden; “Bunca zahmet ve masrafa girip taa buraya kadar gelmişim, amacımdan sapıp, küçük şeyleri kafama takıp, hayatı kendime zehir etmeyi başarıyorum.” dedi.

Mutlu olmak için para harcar, sonra da mutsuz olmak için sebep yaratırız. Ne saçma çelişki.! Ayrıca mutluluğun kaynağı neden başkası olsundu.? Kendi kendine mutlu olmayı başarabilse, onunla olan kişi de mutlu olurdu. Kendini sevmeyeni başkası niye sevsin değil mi?

Akşam için hazırlanmak üzere odasına çıktı. Acele etmeden ılık bir duş aldı. Oğuzhan’ı düşündü. Hakkında 1 sayfalık bir cv kadar bilgisi vardı. Ankaralı bir İstanbul düşkünüydü. Yıldız teknikten mezun bir mühendisti. Bu onu zeki biri yapardı ama, ya duygusal zekası kıtsa.! Empatiden yoksun, eleştirel, mükemmeliyetçi ve ukala bir odunun tekiydi. Ya da kendini böyle göstermeyi tercih ediyordu. Bu kapalı kutunun kilidini kırmak istedi. Her insanın zaafları vardır ve Oğuzhan’ın zaafını bulmak ilk hedefiydi.

Düşünceler arasında mekik dokurken hazırlanmıştı bile. Zaten oldum olası, birkaç sihirli dokunuşla, doğal bir güzelliği yakalıyordu. Lobiye indiğinde Oğuzhan’ı beklemekten sıkılmış, suratı asılmış halde buldu. Acaba bu sürede o neler geçirmişti aklından? Amaan ne olacak, tipik erkek beyni, diye geçiştirdi.

Birlikte şarkı söylemeyi kabul ettiği mekana gittiler. Sokağa taşan masaların arasından geçip, boş bir masaya oturdular. İçini renkli bir heyecan sarmıştı. İlk kez böyle bir kalabalığa şarkı söyleyecekti ve batırmamak için sürekli kendine telkinde bulunuyordu. İlk içkilerini devirirken, ortamı yumuşatan Oğuzhan’ın esprileri oldu. Saat ve mekan kavramını yitirecek doyuruculukta arkadaşlık etmek zor bulunan bir şeydi. Bu adam aslında keyfi yerindeyken çok neşeli, doğal ve romantik oluyordu. Romantizm dili ise hayal kurmaktı. Kendine romantikti bir nevi. Olsun böyle de hoş bir insandı.

Program başladı. En bilinen şarkılarla, bir gitarist ve bir perküsyon sanatçısı, herkesi içine alan ezgilerle güzel bir akşamdı. Amatörler için anons verilince, kendisi gibi davetli 4-5 kişi tek tek sahneye çıkıp, şarkılarını söylediler. Durumu algılayıp, heyecanını atınca, o da sahneye çıkıp en sevdiği ve sesine en uygun şarkıyı gitariste bildirerek mikrofonu eline aldı. Gözlerini şarkı boyunca kapatıp, utangaçlığını gizlemeye çalışarak, içinde bulunduğu anın güzelliğini zihnine kazıdı.

Uçakta el çantasını üst dolaba yerleştirirken, burnunda hala İspanyol kokusu vardı. Yemekler, mekanlar ve ezgiler bir ülkenin akılda kalan etiketleriydi. İspanya’da geçirdiği son gecesi, uzun süre onu mutlu tutmaya yetecek derecede güzel bir anıydı. Koltuğa oturup, kemerini bağlarken, kederli, sıkıntılı ne varsa aklından silecek, her yeni güne onu mutlu eden anının benzerini yaşama hevesiyle uyanacaktı. Oğuzhan’ı çok beğeniyordu ama, hayatında olacak mı, olmayacak mı umursamadı.

Eskiden olsa çeşitli taktiksel planlar yapar, elde etme ve elde tutma hırsıyla kendini yer bitirirdi. Hayır, dedi kendi kendine. Bu ne bir savaş ne de bir oyundu. Bu yaşanılacak güzel anlar için, kendini akışa bırakmanın gereklilik olduğu bir şeydi. Zaten bir şeyden ne zaman vazgeçersen, o zaman oluyordu, ya da olmuyordu. Tuhaf şeydi hayat. Senin isteklerine bağlı değildi ama senin davranışlarına bağlıydı. İstek ve davranış arasındaki bağı çözse, bırakması gereken yeri bilse ne üzülecek ne de mutsuz olacaktı.

Yaşanılan her ne ise, durumu olduğu gibi kabullenmekte bitiyordu mevzu. Yola çıkanla, geri dönen arasında bir asırlık fark yaratacak olguyu bulduğu için kendiyle gurur duydu, mutluluk buydu…

Fasulye Doktoru

İletişim için:

Yazar: fasulyedoktorum@gmail.com

Editör: objedergi@gmail.com

İlgili Makaleler

İçeriğe yorumunuzu yazabilirsiniz.

Başa dön tuşu
%d blogcu bunu beğendi: