Bahçıvan Grup
SANATSinemaÜmit Atalay EKMEKÇİ

Darwin’in tersine bir öykü: İKİ BACAKLI AT / İran (2008)

Bu başlık bir filme ait… (2010’da) İstanbul Film Festivalinde gösterilen İranlı genç yönetmen Samira Makhmalbaf’a ait bir film. Ünlü yönetmen bir babanın kızı; eğitimini 7 yaşından bu yana babasından almış ve şu an 28 yaşında. Tüm aile sinemacı… İran sinema dünyası artık kabul edilebilir ki bir efsane olmuş. Herkesi şaşırtmaya devam ediyor, birbirinden ilginç filmler ile…

Konusu ise çok ilginç, ters metamorfoz. Darwin’in tersine bir öykü. Zamanla, bir insanın at haline dönüşebilmesini anlatan cüretkâr bir sorgulama filmi.

Orijinal İsmi: Asbe Du-pa
Süre: 101dk
Tür: Dram
Yönetmen: Samira Makhmalbaf
Yapımı: 2008 – İran

Filmin konusu şok edici, tahmin ediyorum ki seyredenler de şok olmuşlardır; ‘’sert, acı dolu ve umutsuz’’ bunu yönetmen söylüyor bir röportajında. Bu röportajın özetini sizlerle paylaşmak istiyorum kısmen de olsa.

Filmin ana fikri nasıl doğdu sorusuna Samira’nın verdiği yanıt;

“Babam bir sabah elinde bu senaryo ile geldi ve bana eğer istersen filmini yap dedi. Okudum ve şok oldum. Neden bu kadar acı-öfkeli-şiddet dolu ve umutsuz bir senaryo dediğimde ise; İran’da yaşıyoruz ve bu güç politik sosyal durum içinde benden daha farklı nasıl bir senaryo bekleyebilirsin ki, dedi.

Günlerce kâbus yaşadım bu senaryo ile. Sabah gözlerimi açtığımda ise hala beynimde ‘’İki Bacaklı At‘ın‘’ kâbusu devam ediyordu. Bir sabah uyandım ve kendime haykırdım, görmüyor musun çevrende tüm atları ve onların sırtındaki sürücüleri… Ve karar verdim bu filmi yapmaya.”

İranlı Yönetmen Samira Makhmalbaf

Film savaşta mayına bastığı için annesini ve bacaklarını kaybetmiş 10 yaşlarında bir erkek çocuk ve onu taşıma işi –atı olması– için seçilen genç bir delikanlının yaşam hikâyesi ve buna bağlı olarak da tüm insani duyguların her yönü ile sorgulandığı öykü…

At olması istenen genç; hayatta hiçbir şeye sahip değil, çöplüğe atılmış bir metal boru içinde yaşıyor diğer evsiz çocuklarla. Onun da bedeninde deformasyonlar var ve konuşma güçlüğü çekiyor. Bu iş için günde bir dolar alacak, diğer gençlerin önüne geçiyor ve bacakları olmayan oğlan tarafından seçiliyor. Onu her gün sırtında taşıyor, okula –eve veya çocuğun istediği yere. Çocuk onu atı olarak değerlendiriyor ve diğer gerçek ata sahip olan arkadaşları ile yarıştırıyor, okulda atların yanında durmasını söylüyor… Genç, atlarla beraber kalıyor ve davranışları giderek onlara benzemeye başlıyor.

Sahip çocuk daha hızlı koşması için elinde kırbacı ile ona vuruyor. Evet, çocuk tam anlamı ile sahibinin iki bacaklı atı oluyor. Bir süre sonra, iyi koşamadığı ve yarışta kaybettiği için sahip çocuk tarafından kovuluyor, ama genç öylesine zavallı ki yalvarıyor kendisini kovmaması için. Zalimce bir karar ile kendisine üç tekerlekli bisiklet yaptırıp, genci kovuyor, ama bir şeyi unutuyor; bisikletten inip dersliğe nasıl gidecek veya bisiklete nasıl binecek? Bunu hisseden genç, bu eksikliğin farkındalığıyla tekrar kendini onun atı olmasını sağlattırıyor.

Ancak, sahip çocuk artık ona gerçek at gibi davranarak, eyer-üzengi hatta bir arkadaşının isteği üzerine acılar içinde kıvrandırarak nal dahi çakıyor ve ahırda yatırıp, orada saman ile besliyor. En sonunda ise artık at oldun diyerek, başına takması için yapılmış bir at maskesi veriliyor…’’Artık o bir attır. İki bacaklı bir at… Pavlov’un deneylerindeki gibi adeta… Her şeye rağmen her iki taraf da kabul ediyor ’at’ olmayı. Sahip, sen benim atımsın diyor, genç ise ben senin atınım… Koşullar bunu istiyor acımasızca…

Film, Afganistan’da çekiliyor ve tamamen araştırmalara bağlı, oradan yerel çocuklar seçilip, birlikte çalışılıyor. “Bacaklarını kaybetmiş olan çocuk gerçekten savaş yaralısı, diğeri ise araba yıkayarak geçimini sağlayan bir Afgan delikanlısı. Gerçekte de çok yoksul bir yaşamları var… Filmde rol yapmıyorlar belki, ama kendi hayatlarını koyuyorlar” diyor Samira Makhmalbaf. Çok güç şartlar ile filmi tamamlıyorlar ve şimdilerde Festivallere konuk oluyor.

Türkiye’den nasıl ses getirecek bilemiyorum, ama diğer ülkelerden çok farklı ses getireceğini tahmin ediyorum öyküyü okuduğumda… Gerçekten şok edici sertlikte…

Çok cesur ve sanattan ve ilettiği mesajlardan taviz vermeden anlatılmış bir öykü.

Dilerim Antalya Altın Portakal’a da gelir bu film.

Bazen güç koşullar sanatçıları zorlar belki, ama her seferinde ortaya çıkan ürünlerin çok farklı bir dili olur. Aynı değildir diğerleri ile. Sesi farklıdır, yanıktır biraz da. Biraz da örseler benliği, utandırır. İçine işletir, saklanan gerçekleri apaçık haykırır… Yüzleşmek istenmez bu yüzden… Hep bu yüzden yok sayılır, var olan da yok edilir… Gerçek sanat, yüreği ne olur ise olsun o ürünün yansımasını başka kılar diğerlerinden… Tüm sanatçılar da bilir bunu, ama bazen de bilmezden gelinir ne yazık ki…

Günümüzde artık sanat her dalında endüstrileşmiş ve kopyalanmış bir şekilde varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Günün modası ne ise sanatçılar hemen o konu ile ilgili kitaplar okur, yayınlar takip eder ve bir taklit sunarlar ortaya karışık İskender misali.

Çünkü, sanat satıcıları buna zorlamaktadır sanatçıları. Koşullar da böylesi zor olunca ne yapılacak; muhtemelen bu istekler karşılanacaktır haliyle ve de doğal olarak…

Her koyun kendi bacağından asılacak ve her horoz kendi çöplüğünde ötecektir. ‘’Ali Baba’nın bir çiftliği var çiftliğinde neleri de var’’ artık yalan olmuştur.

Bremen Mızıkacıları dayanışma içindeki tutumlarını bir kurnaz tilkiye emanet etmişlerdir… Fare kavalı ile artık başaramaz hiç kimseyi ortak etmeye bu âlemde…’’Herkes kendi yoluna, tak sepeti koluna’’ der bayan paytak ördek…

Bremen, artık senin Bremen’in değil akıllım der arkasını dönüp, bulanık sulara bırakır kendini… Az sonra timsahın kursağındadır artık. Timsah nerede mi şimdi? İnek suyu içti… İneğin nerde olduğunu ben de bilmiyorum, bir bilene sorun.

Günün modası bezen gerçekçiliktir bazen de gerçek dışılıktır ya da varoluşçuluk ‘’aman biraz da canlandırma ve epik de katalım, olmaz ise olmaz haaa.(!)” der birileri… Bilmem kim bey pek hoşlanır bu tarzdan… Uyulur bu kurallara…

Sanat artık ticari metadır, alınır satılır, üzerine hisseler yapılır, bir alana diğeri bedavadır promosyonlarla… İşbirliği iyi gitmek tektedir ticari anlamada ve herkes de memnundur. Ne güzel, sanat kazandırıyordur artık. Başkalarının karın doyurmadığı dediği şey aslında ne de karlıdır. İşini bileceksin derler gözlerini açarak alaycılıkla; iş bilemeyen ama sanat bilenlere… E tabi atalarımız da demiştir ki ‘’iş bilenin kılıç kuşananın’’. Doğal bir döngü bu ya!

Konunun çok bilmiş danışmanları da rızası ve fazlası ile nemalanır bu oluşumlardan.

Kırsalda ses vermeye çalışan sanatçılara ‘reklam yapıyor’ ve halka da ‘hiçbir şey anlamadı zaten’ denir bir de üstüne üstlük… Halkımız aslında her şeyden çok güzel anlar, keyif de alır, üzerinde düşünür ve farklı yorumlar da katar. Hep tartışıp da bir türlü çözüme ulaşamadığımız konu hepimizin bildiği hani; ‘’Ne verdik ki ne istiyoruz veya halka ne verirsen onu alır…’’

Ya da kıssadan hisse; ‘Ne ekersek onu biçeriz. Bazen da bindiğimiz dalları keseriz’. Abi kime ne ki?

Kapılar kapanırken yüzümüze birer birer; aslında kim o kapının arkasında kalmıştır bilir miyiz? Ya da kim kaybetmiştir? Kim kazanmıştır?

Hep söylüyorum ve söyleyeceğim de paylaşımdan yana olunmadıkça hiç bir şey devam edemeyecektir. Anlık kazançların kimseye faydası yoktur. Bir var bir de yok olunur.

Biraz gerçek dışılıkla, “hiçbir fare tek başına Ay’da, hiçbir zaman hiçbir şey yapamaz.” diyeyim modaya uyup… Moda gerçek dışılık değil miydi? Dersime çalışmamışım demek ki… Sahi bugünün modası ne idi?

Ümit Atalay Ekmekçi

Sorular ve yorumlarınızı sayfanın altındaki iletişim kutusundan bize kolayca iletebilirsiniz. Görüş ve yorumlarınızı bekliyoruz.

Sitemize e-posta ile kayıt olarak bildirim alabilir, yeni yayınlanan makaleleri e-posta hesabınızdan takip edebilirsiniz.

Obje Dergi Sanat

İletişim İçin:

Yazar: umut_atalay_ekmekci@hotmail.com

Editör: objedergi@gmail.com

İlgili Makaleler

İçeriğe yorumunuzu yazabilirsiniz.

Başa dön tuşu
%d blogcu bunu beğendi: