Bahçıvan Grup
Aziz'in DünyasıGeziKÜLTÜR

Restore Edilmiş Ortaçağ Kasabaları Katedral ve Şatoları İle Frankfurt

Kraliçe Madonna Konseri İçin Düştüm Yollara

Madonna, müzik dünyasının tartışmasız en büyük yaşayan ismi. Büyük bir devrimci ve bir ikon. Ama onu ikon yapan şey, dünya çapında 350 milyon birim satması değil ya da 11 tane bir numaraya oturmuş şarkısı değil veya 1980’li yıllardan başlayarak, her on yıllık dönemde, en az bir tane bir numaraya oturmuş, toplamda dokuz tane bir numara albümü olması değil, onu ikon yapan şey; insanlara tabu diye dikte edilen, aralarında bekaret ve din de dahil tüm o konuları cesurca alaşağı etmesi, herkesin korkarak köşe bucak kaçtığı HIV’li hastalara yardım eli uzatması ve AIDS salgınını ana akıma taşıması, sahne şovları ve Michael Jackson ile beraber müzik sektörünü kökünden değiştirerek yeniden şekillendirmesi.

Ben de bir Madonna hayranı olarak onu daha önce 2008 yılında Atina’da izlemiştim Sticky&Sweet Turnesi kapsamındaki konserinde. Daha sonraki turnelerine gitmeyi istesem de iş yoğunluğu sebebiyle gidememiştim.

2019 yılının Nisan ayında yeni teklisi Medellin ve ardından da Haziran ayında Madonna, on dördüncü stüdyo albümü Madame X’i çıkarmıştı. Daha albüm çıkmadan turneye çıkacağını duyurmuş ve akabinde de tarihlerini açıklamıştı. Bu turnesi diğer turneleri gibi olmayacaktı. 1985 yılında çıktığı Virgin Tour’dan beri ilk defa küçük salonlarda çıkacaktı. Herkes şaşkındı. Madonna gibi devasa bir ismin tiyatro salonları, kültür merkezleri gibi yerlerde sahne almak istemesini kimse çözemiyordu. Büyük bir izdiham yaşanacaktı kesin.

“Daha samimi, daha intim bir şey yaşamak istiyorum. Stadyumlar, arenalar doldurdum ama hiçbirisinde o samimiyeti yakalayamadım. Bu sefer beni sevenlerle iç içe olmak istiyorum” demişti bahane olarak.

Turne detayları belli oldukça, biletlerin çekilişle gelecek bir kod ile alınacağı duyurulunca, hemen üniversiteden arkadaşım Uğraş’ı aradım. Uğraş, benim az kahrımı, kaprisimi çekmemiştir. İki deli Ankara yıllarından beri görüşürüz. Üniversitede bize “Çatlak İkili” derlerdi. O kadar yakındık yani. Bir dönem yurtta aynı odada bile kalmıştık. Birbirimizin içini dışını, aşk hayatlarını, hayallerini, hayal kırıklıklarını bilirdik.

“Ya nasıl alacağız bu konser biletlerini. Hemen bir strateji geliştirelim.” diye panikle aradım onu elim ayağım titreyerek. Sanırsın hayat memat meselesi. Gerçi müziğinle büyüdüğünüz, her şarkısını ezbere bildiğiniz bir ismi ilk defa bu kadar yakından yaşamak adrenalin zirvesi oluyor. “Dur panikleme. Bak şimdi; sen de ben de isimlerimizi vereceğiz listeye. Birkaç şehir için yapalım bunu. Hatta ABD’yi de katalım. Nasılsa vizelerimiz var. Atlar gideriz” dedi sakin sakin. İkimiz de ofislerimizden siteye girerek isimlerimizi vermeye başladık. Ben durur muyum, ABD’deki tüm konserlere ismimi verdim. Kim tutar beni. Kardeşime de güveniyorum bir yandan tabi. Nasılsa toplamda 100 avro bile tutmayacak benim uçak param. San Francisco bile çıksa gidecektim.

Çekiliş sonucunda gelecek kod ile kazanan belli olacaktı. Öyle tarih falan verilmemişti. Haber sitelerinde bilet çekilişi yüzünden sitenin birkaç kez çöktüğü ve sistemin kilitlendiği açıklanıyordu. Bir iki gün heyecanla beklerken iş yoğunluğu, o bu derken unuttuk gitti.

Konser Bileti Çekilişini Kazandık

Aradan iki üç hafta geçmişti ki bir mail düştü hesabıma: “Telefonunuza kod gönderecektik, ama şebekeniz izin vermedi. Bu yüzden New York konseri için girmeniz gereken kod aşağıdadır” diyordu. Hemen Uğraş’ı aradım. “Biraz daha bekleyelim Avrupa’daki konserlerden kod gelmezse New York alırız” dedi. Yine beklemeye başladım, ama içim içime sığmıyordu. Defalarca gelen maili okudum. Sevindirik olmuştum adeta. O gün belki de bin kez okudum maili.

Bu mailden iki gün sonra üst üste iki mail daha geldi: Londra ve Paris konserleri kodları verilmişti.

Çığlık atarak yine Uğraş’ı aradım ve kodları verdim. “Londra güzel aslında. Ama gereksiz pahalı; durduk yere aşırı masraf yapmayalım istersen. Gel Paris bileti alalım” dedi. Tamam dedim. Biletleri o almak istedi. Tüm detaylarımı verdim. Pasaport numarasına kadar istiyorlardı. Sanki Madonna’nın evine giriş izni alacaktık. Neyse biletleri aldık. Biletler, Uğraş’ın ofisine gelecekti.

İçim içime sığmıyordu adeta. Kardeşimi aradım hemen ve biletten bahsettim. O da bana hediye ediyordu uçak biletini. Oh mis gibi. Arkadaşım Cem, doğumgünü hediyemin ne olmasını istediğini sorduğunda “Bana Madonna tişört yaptır” o zaman dedim. Bedenimi ve üstünde olmasını istediğim resmi gönderdim. Sağolsun bir hafta sonra kargodan baskısı çok güzel bir tişört geldi. Kendisine teşekkür ediyorum.

Uçuş Bulma Zorluğu

Günler, haftalar, aylar geçti. Eylül ayında Hong Kong’da patlayan Çin karşıtı gösteriler sebebiyle havayolu acil durumlar haricinde indirimli bilet uygulamasını askıya almıştı Ekim ayı ortasında. Kardeşim, Noel ve yılbaşı için kaldırılacağını söylemişti önce sonra Ocak başına ertelenmişti bu karar. Gerim gerim geriliyordum bir yandan. Konser Şubat ayındaydı ve Aralık geldiğinde ben hâlâ uçak biletimi almamıştım. Protestolar iyice kontrolden çıkınca da bilet işi iptal olmuştu. Konser biletini yakacaktım artık. Gidemeyeceğimi sanıyordum.

Frankfurt’ta yaşayan mali müşavir, Türkçe-Almanca çeviri işlerinde de arada yardım ettiğim bir arkadaşım vardı. Doğumgünüm ve Noel için mesaj atmıştı bana. Havadan sudan konuşurken 2020 yılında neler yapmayı planladığımı sordu. Ben de anlattım işteFrankfurt’a gel; sana millerimle bilet alabilirim, burayı görmüş olursun hem uzun bir aradan sonra. Ben seni istersen trenle istersen de arabayla Lüksemburg üstü götürürüm Paris’e. oradan da fuar için Berlin’e geçeceğimi, sonra da New York ve Hong Kong planlarımdan bahsettim. “İşte kardeşimden haber bekliyorum bilet için; olursa gideceğim olmazsa konser biletini yakacağım artık.” dedim. O da bileti alamazsam ona haber vermemi, bilet ayarlayabileceğini söyledi.

Ocak ortası geldi çattı tabi. Paris’e gidemeyeceğimi söyledim. “Hem ardından Berlin fuarı var; zaman sıkışıklığı yaşarım.” diye o gün konuşmayı bitirdik. Ertesi gün beni aradı ve benden detaylarımı istedi: “Frankfurt’a gel; sana millerimle bilet alabilirim, burayı görmüş olursun hem uzun bir aradan sonra. Ben seni istersen trenle istersen de arabayla Lüksemburg üstü götürürüm Paris’e. Ben de ne zamandır gitmiyordum oraya” demişti. Teklifini kabul ettim. Aynı gün uçak biletim geldi. Paris için Frankfurt’ta karar verecektik. Benden sadece biletin geri kalan masrafları ödememi istemişti. O da fazla bir şey değildi zaten.

Akşam saatlerinde malime geldi biletim. Sevinçten havalara uçuyordum. Uğraş, benden iki gün önce gidecekti Paris’e, bense konserden bir gün önce orada olacaktım. Her şey ayarlanmıştı. Paris’te de yılın belirli dönemleri yaşadığını bildiğim ünlü gazeteci-yazar arkadaşım Mine Kırıkkanat’a da haber verdim Paris’e geleceğimi. Eğer o dönem orada olursa onunla da buluşmayı istedim bir kahve içelim diye. Bana birkaç tüyo verdi o da Paris’te görmem gereken yerler hakkında.

Şirkette de bir yandan Berlin’deki fuara hazırlık yapıyorduk. Broşürler, çeviri kontrolleri, baskı kontrolleri derken zaman geçip gitti ve benim seyahat tarihim geldi çattı. Konser biletimi pasaportumun içine koymuştum. Seyahatimden bir gün önce üç kere ofise gittim konser biletini aldım mı diye. Zaten ben seyahat öncesi hep böyle anksiyete yaşarım. Sanki ilk kez yola çıkacağım. Uyuyamam, gerilirim, uçağı kaçırma korkusu… Tüm korkular bir anda çullanır üstüme.

İçim kıpır kıpır havaalanına vardım. Elim ayağım titriyordu. Her uçak seyahati öncesi böyle olurdu bende. Biniş kartımı aldım ve hemen pasaport kontrolünden geçerek, duty free mağazalarını gezmeye başladım. Bir yandan da kapının belirlenmesini bekliyordum. Mağazalardan almak istediklerimi aldım. Andreas’a da güzel bir karışık lokum hediye aldım. Çok sevdiğini biliyordum.

FRANKFURT

En son 2002 yılında gelmiştim Frankfurt’a modacı bir arkadaşımın defilesi için. Havaalanı o zamanlar, yeni havalimanı kurulması için şimdilerde kapatılan, ama o dönem büyük bir tadilattan geçerek muazzam bir görüntüye kavuşan Atatürk Havalimanı’nın tadilat öncesi halinden beterdi. Demode, sanki yetmişli yıllardan kalma, eski teknolojiyle işletilen bir yerdi. Münih Havalimanı, muazzamdır mesela. O alışveriş merkezi yapılmış apronu büyüleyicidir. Dünyanın en büyük havayolu olarak kabul edilen Lufthansa’nın üssü durumundaydı Frankfurt. Ama dökülüyordu. Beğenmemiştim.

Geliş bölümünde olduğumdan tadilat vardı limanda. Kapıdan çıktım ve Andreas’la buluşarak, arabasında bindim. “Bitmedi mi bu tadilat” dedim. Andreas da “Frankfurt, Almanya’nın dünyaya açılan ve servis yapan kapısı. Buradaki hem hava hem de yolcu trafiğini aksatmamak için kademe kademe yapıldı tadilat. O yüzden de uzun sürdü.” diye açıkladı.

Andreas beni şehir merkezine götürdü. Bir müşterisiyle toplantısı varmış. Ben de o toplantıdayken merkezi gezmeye karar verdim. Avrupa Merkez Bankası’nın binasını arıyordu gözlerim bir yandan da. O mağaza senin bu mağaza benim dolaştım. Sonra arkadaşımla buluşarak bir şeyler yemeye gittik. “Burada misafirimsin Aziz, seni ben çağırdım. O yüzden her şeyin benden. Bu arada biletler için ödemen gerekenler de benden sana hem doğumgünü, hem Noel hem de yeni yıl hediyesi. Bana o zor çevirilerde az yardım etmedin.” diyerek şaşırttı beni. Onore oldum bir yandan da. Güzel bir pizza yedikten sonra eve gittik. Andreas bana odamı gösterdi. Ben de duşa girerek yorgunluğumu attım ve hemen uykuya daldım.

Sabah erkenden kalktım. Andreas ve eşiyle kahvaltı yaptık ve eşi muayenesine gitti. “Hadi gel seni biraz gezdireyim. Burada da çok güzel görülecek tarihi yerler var” diyerek arabasına atladık ve Idstein denen bir kasabaya gittik. Idstein, Ortaçağda savunma amaçlı yapılmış bir kulesiyle meşhurmuş. Hatta bu kule, II. Dünya Savaşı’nda gözetleme kulesi olarak bişe kullanılmış. Kuleye Hexenturm deniliyor. Bir rivayete göre hemen yanıbaşında yer alan Protestan bir papazın karısının büyücülük ve cadıcılıkla uğraştığı için buraya hapsedildiği söylenir. Kulenin olduğu kasaba, savaş sonrası büyük restorasyon geçirerek Ortaçağ kasabası olarak yeniden düzenlenmiş orijinaline bağlı kalınarak. Buram buram tarih kokuyordu her sokak. Yerdeki parke taşları bile yapılmıştı.

Orada öğlen yemeğimizi yedik ve sonrasında biraz daha kasabada gezdik. Sanki Ortaçağ’da gibi hissettim kendimi. Sonrasında Andreas’ın ofisine gitmek için yeniden Frankfurt’a döndük.

Ertesi gün, bu sefer Limburg denen kasabaya gittik. Limburg da bir Ortaçağ kasabası. Özelliği ise Limburg Katedrali. Limburg Katedrali, şehir kalesinin yanında bulunan Aziz George’a adanmış ve Limburg Piskoposluğu’na bağlı bir katedral. İnşa edildiği mevki nedeniyle şehrin her yanından görülebiliyor. Romaneks mimarinin en önemli örneklerinden birisi olan katedralde henüz başlayan gotik sanatın izleri görülmekte. Bulunduğu yerde sekizinci yüzyılda Aziz George Katedrali’nin varlığı biliniyor, ama bugünkü yapısı 1235 yılında kutsanmış. Katedralin bir diğer özelliği de altındaki Limburg şehrinin kurucusu Kont Konrad Kurzbold’un Vatikan’ın izniyle gömülü olması.

Şehrin ortasından Lahn Nehri akmakta. Zaten tam adı da Limburg an der Lahn diye geçer. Katedralin inşa edildiği tepe bu nehrin bir yakasında yer alırken, tam karşısında da Limburg Şatosu yer alıyor. Şato, dokuzuncu yüzyılda inşa edilmiş ve sürekli yenilenmiş. Katedral ve şato arasında eski Lahn Köprüsü bulunuyor. Oradan da eski Limburg şehrine giriyorsunuz. Burası da muazzam ölçüde orijinaline sadık kalınarak düzenlenmiş. Buram buram tarih içinde kaybolup gidiyorsunuz. “Hadi Wiesbaden’a gidelim” dedi Andreas. “Oradan da bir arkadaşıma uğramam gerek. Kahve içer eve döneriz.”

Atladık arabaya ve Wiesbaden’a geçtik. Wiesbaden, Hessen eyaletinin başkenti. Aynı zamanda da ABD Ordusu’nun Avrupa komuta merkezi. Avrupa’nın en eski kaplıca şehri olarak da biliniyor. Romalılar zamanında buranın sıcak su kaplıcaları çok önemliymiş ve adını da oradan alıyor zaten. Wiesbaden’a 19. yüzyılda kaplıcaya girmek için ünlü Alman edebiyatçı Johann Wolfgang von Goethe ve ünlü kompozitör Johannes Brahms gelmiş. Hatta Brahms, Üçüncü Senfonisi’ni 1883 yılının yazında Wiesbaden’da yazmış.

Wiesbaden, Almanya’nın geliri en yüksek şehirlerinden biri ayrıca. Genellikle Almanya’nın elit tabakasının yaşamayı tercih ettiği yerlerin başında geliyor. Gittiğim hafta karnaval haftası da olduğundan, akşama Andreas’ın eski ortağı Peter’ın organize ettiği Karnaval Partisi’ne davet edildik. Parti Wiesbaden’da olacaktı ve Andreas’ın eşi bize işini bitirdikten sonra katılacaktı.

Vakit öldürmek için arabayı bir yere park ettik ve Wiesbaden’da gezintiye çıktık. Şehrin tam orta yerinde kurulan pazara ithafen yapılan Marktkirche’yi gezdik. Sonra da sokaklarda yapılan karnaval öncesi kutlamaları izledik. Andreas’ın eşi de gelince bir şeyler yedik ve partinin yapılacağı kilisenin etkinlik salonuna geçtik. Uzun zamandır hiç bu kadar eğlenmemiştim. Konser öncesi iyi gelmişti. Paris’e deşarj olmuş bir şekilde gidecektim.

Yazının devamını okumak için TIKLAYIN.

PARİS GEZİSİ ve Madonna Paris Konseri

Aziz Doğdu

Çevirmen – Gezgin

Sorular ve yorumlarınızı sayfanın altındaki iletişim kutusundan bize kolayca iletebilirsiniz.

İletişim için:

İnstagram: @azizdogdu

Yazar: azizdogdu@outlook.com

Editör: objedergi@gmail.com

 

İlgili Makaleler

İçeriğe yorumunuzu yazabilirsiniz.

Başa dön tuşu
%d blogcu bunu beğendi: