Bahçıvan Grup
Aziz'in DünyasıGeziKÜLTÜR

Hong Kong Tütsü Limanı Bölüm.3 – Lantau Adası’nda İlk Gün

III
“Ladies and gentlemen, welcome to Hong Kong. Thank you for flying with Qatar Airways (Sayın yolcular, Hong Kong’a hoşgeldiniz. Katar Havayolları ile uçtuğunuz için teşekkür ederiz”) diyen kabin şefinin anonsuyla heyecanım doruğa çıktı adeta. 1,5 yıl aradan sonra beni büyüleyen şehre geri gelmiştim. Devasa havaalanında sırtımda çantam elimde uçakta doldurtulan geliş formu (bu formu Hong Kong’a her gelişinizde dolduruyorsunuz. Gelen-giden ziyaretçi yoğunluğundan dolayı artık mühür basmıyorlar; formun ilk nüshasını alan polis sizlere kare bir kağıt veriyor. Bunu ve çıkış formu denilen ikinci nüshasını ayrılana kadar saklamak zorundasınız. Türk vatandaşlarına vize yok; 90 gün kalma hakkı var) elimde pasaport kontrolüne doğru gidiyordum. Her an kardeşim yanımda belirecek diye de sağa sola bakınıyordum.
Uzun bir yürüyüş yolu var pasaport kontrolüne kadar. Öyle bir yoldan yürütülüyorsunuz ki reklam billboardları, ekranlar diye şehri resmen beyninize kazıyorlar. Aptala dönüyorsunuz diyeceğim. Özellikle de banka reklamları aslında turistik değil de finans merkezi bir şehre geldiğinizi nakşediyor beyninizin en ufak hücresine. Uçaktan inip pasaport kontrolüne kadar dışarısıyla hiç temasınız yok. İki üç yerde ısı kontrol makineleri var. 2003 yılındaki SARS krizinden en çok etkilenen yer olan Hong Kong, şehre gelen herkesin vücut ısısını uzaktan ölçüyor. Bir tuhaflık görüldü mü yolcu hemen alınıyor ve sağlık kontrolüne götürülüyor. Herhangi bir sorun çıkarsa o kişi deporte ediliyor hemen. Öylesine büyük bir korku oluşmuş ki millette, resmen hijyen manyağı olmuşlar. Bir de ben kendime hijyen delisi derdim. Hong Konglular benden beter. Temizlikle ilgili çok katı kuralları var ki bunlara ileride değineceğim.
Pasaport kontrolünden geçerek yine uzun bir yürüyüş yolu sonrası bagaj alım bandının oraya geldim. “Ne? On birinci bant mı? Yuh! Oldu olacak uçaktan teslim etselerdi bari” diye söylene söylene devasa salonun en başından en sondaki Bant 11’e yürüdüm. Sersem gibiydim zaten yolculuktan. 4,30 saat Doha’ya uç; 8 saat orada bekle; sonra Hong Kong’a uç bilmem kaç saat. O değil de Doha’da o sekiz saat bekleyiş perişan etmişti beni. “Sıdkım sıyrıldı hayattan” dedim kendi kendime.
Bagajlar o kadar yavaş veriliyordu ki banda, o anda üstüne atlayıp o minik tünelden geçerek oradaki adamlara bağırıp, bavulumu kendim almak istedim birden. “Şştt Aziz, kendine gel! Kardeşin havaalanından sorumlu çocuğu rezil etme” diye kendime telkin vermeye başladım. Yarım saat geçti geçmedi bavulumu gördüm ve hemen koşup aldım. Derin bir oh çekerek çıkışa doğru yollandım. Duş almak istiyordum bir an önce. Biraz da uzanmak.
İlk gelişimde şehir merkezine kadar hiçbir şekilde dışarıdaki havayla temas etmemiştim. Uçaktan körük içinden geçerek iniyor, pasaport kontrolünden geçip bagaj teslimini yaptıktan sonra da Airport Express denilen ve hemen hemen altı durağı olan trene biniyor ve indiğiniz duraktan hemen çıkışta da servislere binerek otelinize gidene kadar şehrin havasıyla hiçbir şekilde temas etmiyordunuz. Müthiş bir düzendi bu. Ama bu sefer farklı olacaktı benim için. Kardeşim alacak ve hemen evine gidecektik.
“Önce bir sigara içmem gerek; lütfen” dedim kardeşime ve o da beni sigara içilen bölüme götürdü dışarıda. Hong Kong’un havasıyla ilk temasım bu sefer havaalanında olmuştu. Benim için gittiğim şehirlerde bu ilk temaslar önemlidir. Bangkok’ta ilk temasımda heyecan duymamıştım pek. Belki de yaz olduğu için ağır bir havası vardı ve bu yüzden de o bağlantıyı yapamamıştım şehirle ve bu nedenle de olursa olmaz olmuştu Bangkok benim için. Tokyo’da hızlı trenden Shinjuku istasyonunda inip, otele gitmek için dışarı çıktığımda tamamen farklıydı. Şehirle o bağlantıyı kurmuştum. İçim kıpır kıpır olmuştu o anda. “Bu şehri keşfetmeliyim” demiştim. İşte, ilk geldiğimde Kowloon Adası’nda, otelin önünde servisten inmemle yaptığım o ilk temasın ardından bu sefer hemen havaalanında kurmuştum o bağlantıyı. “Connection enabled (bağlantı kurulmuştur)” diyordu beynimin içindeki ses.
Bağlantımı bu sefer Lantau Adası’nda kurmuştum. Bilindiği gibi Hong Kong adalardan oluşan, bir kısmı da New Territories (Yeni Bölgeler) denilen Çin ile bağlandığı yerden oluşmakta. Lantau Adası hem havaalanı hem de Disneyland Hong Kong ile biliniyordu. “Hadi gidelim, pestilim çıktı” dedim kardeşime ve taksiye atlayarak evine koyulduk. Allah’tan evi havaalanına çok yakındı. Eve girer girmez kendimi duşa attım, kahvemi sigaramı alarak balkona çıktım (evde sigara içmek yasak bebekten dolayı) ve Hong Kong’u içime çeke çeke yaşamaya başladım.
IV
Asıl adı Çin Halk Cumhuriyeti Hong Kong Özel İdari Bölgesi ve Çince yazılımı 香港 olan Hong Kong, Ağustos 1842’den Temmuz 1997’ye kadar İngiliz hakimiyetinde kalmıştır. Sloganı Doğu’nun Batı’yla buluştuğu yer olan şehir, Hong Kong Adası, Kowloon Yarımadası olmak üzere toplamda 235 tane adadan oluşuyor ve 8 milyona yakın nüfusuyla dünyanın en yoğun yerleşim yerleri arasında dördüncü sırada yer almaktadır. İnsan Gelişim Endeksi ve gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu yerlerin başına gelen Hong Kong, aynı zamanda dünyanın en çok gökdeleni olan şehri. Şehirde toplamda 1223 gökdelen var. Hong Kong adının anlamı, “Tütsü Limanı” demek oluyor ki şehre bu ismin zamanında Kowloon Limanı’na getirilen ve yine orada üretilen tütsülerin yaydığı kokular nedeniyle verildiği rivayet ediliyor. Zaten bir diğer adı da “Koku Limanı”.
İngiliz hakimiyeti, 1941-1945 yılları arasında Japon işgali nedeniyle sekteye uğrasa da İkinci Dünya Savaşı sonrası şehir, yeniden İngiliz hakimiyetine girer ve hızla nüfus artışı işe beraber sanayileşmeye başlar. Kısa sürede dünyanın en önemli ticaret limanlarından ve finans merkezlerinden biri olur. 1 Temmuz 1997 tarihinde İngiltere ve Çin arasında imzalanan antlaşmayla Çin’e geri verilir. Çin de tek ülke iki sistem adı altında Hong Kong’a yüksek dereceli özerklik verir ve bunun 50 yıl süreceğini açıklar.
Hong Kong, inanç özgürlüğünde Çin’den çok çok ileridedir. Her türlü inanç rahatça yaşanabilmekte. Kiliseler, tapınaklar ile beraber Kowloon’da İslam Merkezi var. Burada da bir cami bulunmakta. Her ne kadar Hong Kong nüfusunun çoğunluğu kendini dinsiz nitelendirse de şehirde inanç özgürlüğü bayağı yüksek.
Şehirdeki ilk günümü tamamen dinlenmeye ayırdım. Kardeşim işten geldiğinde akşam yemeğinden sonra (itiraf etmeliyim ki kardeşimin eşi muhteşem bir aşçı; annemden tüyoları almış neler sevdiğime dair. E ne de olsa il divo [divanın erkeği] geliyordu onlara misafirliğe. Yaprak sarmasının tadı damağımda kalmıştı; ellerine sağlık. Artık her gittiğimde yaptıracağım ona bol bol :))) televizyon izlerken koltukta uyuya kalmışım, televizyon karşısında koltuğunda uyuyan yaşlılar gibi olmuşum. Kardeşim benimle dalga geçiyordu. “Sen iyice yaşlanmışsın ya; dökülüyorsun baksana” dediğinde ağzına vurasım gelmişti o anda. Yorgunluktan kolumu kaldıracak halde değildim. Gerçi kaldırabilseydim de vurmazdım ya neyse işte.
Ertesi günü attım kendimi sokaklara. Hong Kong’da herkesin Octopus denilen akıllı bir kartı var. Kart çok işe yarıyor. Sadece toplu taşımada değil, süpermarketlerde de kullanılıyor. Kardeşim kendisinde yedekte olan kartı bana verdi. “Sadece yüklemen gerek ağabey” dedi. Kartı aldığım gibi kendimi Tung Chung metro istasyonuna attım. Kart yükleme makinesinden Octopus kartıma para yükledim. Derdim, Hong Kong’la ilk tanıştığım ve o bahsettiğim bağlantıyı kurduğum yer olan Kowloon’a gidecektim. Tung Chung hattı ta Hong Kong’a yani Merkez İstasyon’a kadar gidiyordu. Bir önceki durak Kowloon’da indim. Yürüyen merdivenlerden yukarı çıktığımda ise kendimi bir alışveriş merkezinin içinde buldum. Elements adı verilen bu AVM içinde bir o yana bir bu yana dolandım deli danalar gibi çıkışı bulacağım diye. “Ya çıkışı neresi buranın ya?” Yaklaşık yarım saat sonra Austin Station ve Jordan Road’dan kafama dank etti. Oku takip ederek dışarı, bir üst geçidin oraya çıktım.
Hong Kong’da yaya trafiği genelde üst geçitlerden yapılıyor. Her binaya bir giriş var bu üst geçitlerde. Araç trafiğinden sizleri mümkün olduğu kadar uzak tutuyorlar. Çıktığım üst geçit geçici olarak yapılmış. Yol genişletme çalışmaları var. Labirent gibi kıvrımlı yapılmasının yanısıra çok uzun bir üst geçit. Yürü yürü bitmedi. Sanırsınız maratona hazırlanıyorum.
Üst geçitten iner inmez önüme çıkan ilk kül tablasının önünde hemen bir sigara içtim. Kardeşimin oturduğu sitenin bahçesi de dahil bütün üst ve alt geçitlerde, parklarda, duraklarda sigara içmek yasak. Gerçi sokakta yürüyerek içebilirsiniz o sorun değil. “Allah’tan Tokyo gibi değil burası da. Herhalde delirirdim” dedim kendime. Evet Tokyo’da sokakta yürüyerek sigara içmek içmeyenleri rahatsız ediyor diye yasak; sadece özel bölmeler yapılmış orada içebiliyorsunuz. Hong Kong öyle değil tabii. Kafamda hemen plan yaptım. “Jordan Road’dan Nathan Road’a gir Aziz; oradan Tsim Sha Tsui’ye doğru yürü…” Jordan Road’dan yürürken İngiltere Kralı V. George anısına yapılmış olan King George V Memorial Park’ın orada buldum kendimi.
Parkın arka tarafından çıktım ve Nathan Road’a doğru yürümeye başladım. Telefonum, Türkiye’den ayrıldığımdan beri uçak modundaydı hep. Adım başı ücretsiz kablosuz bağlantısı var zaten. Yukarı doğru yürürken sosyal medyaya resim çekip çekip atıyordum ben de.
Nathan Road’a vardığımda akşamları saat 18’den sonra açılan ve bütün gece açık olan Night Market’e (Gece Pazarı) doğru yürümeye başladım. Night Market’i sevmiştim, çünkü kaldığım ilk otelin hemen karşı sokağındaydı. İstediğiniz her şeyi bulabilirdiniz orada. Kıyafetten elektronik eşyaya, magnetlerden oyuncaklara. Rengarenk ve ışıl ışıl. Bu arada dikkat etmek gerek. İlk geldiğimde fark etmemiştim ama kardeşim söyledi bana. “Abi orada hayat kadınları var” demişti. Bu sefer dikkat edince ben de gördüm. Tezgah ve standların arkasında bazı gece klüpleri varmış. Kadınlar gözlerine kestirdikleri adamları klüplere çekiyor. Night Market’in içinde kendimi kaybettim resmen. Yine bir sürü Hong Kong magneti, tshirt, anahtarlık falan aldım attım çantaya. Fiyat aralığı değişiyor. Bazı şeyler çok ucuz Türk Lirası ile karşılaştırdığınızda. Bazıları da biraz daha az ucuz.
Night Market’ten çıktım ve yine yukarı doğru yürümeye başladım. Hong Kong’da hemen hemen her alışveriş merkezinde dünyaca ünlü mağazalar var. Burada bu lüks denilen markalar sıradan markalar hale gelmiş sanki. Gelir düzeyi üst bir yer olduğundan burada insanlar deli gibi alışveriş yapıyor. Bazen öyle ki mağazaların girişine bariyer iplerden çekiyorlar. Mağaza aşırı kalabalık olmasın diye. Hayatımda ilk defa Gucci mağazasının önünde uzun kuyruk gördüm. İçeriden kaç kişi çıktıysa o kadar kişi sıradan alınıyor. Oturdum biraz izledim. “Bu millet kafayı yemiş artık. Beklenir mi ya böyle?” dedim içimden.
Öyle aylak aylak dolanıp sersem tavuk gibi gezerken kendimi şehrin ünlü otellerinden biri olan The Peninsula’nın önünde buldum. Tam karşısında da Hong Kong Kültür Merkezi. Biraz ilerisinde Hollywood’daki Şöhretler Kaldırımı gibi olan Avenue of the Stars bulunuyor.
Hong Kong’un ihraç ettiği en ünlü isim olan dünyanın en iyi Kung Fu ustası kabul edilen Bruce Lee’nin heykeli var orada. Biraz dolandıktan sonra oraya gitmek istedim ama tadilat ve yenileme çalışmaları nedeniyle kapalıymış Yıldızlar Bulvarı.

Devam edecek…

Aziz Doğdu

Çevirmen – Gezgin

Sonraki Bölüm: Hong Kong Tütsü Limanı Bölüm.4 – Kowloon Adası ve Disneyland

Önceki Bölüm: Hong Kong Tütsü Limanı Bölüm.2 – DOHA Aktarması

Sorular ve yorumlarınızı sayfanın altındaki iletişim kutusundan bize kolayca iletebilirsiniz.

Sitemize e-posta ile kayıt olarak bildirim alabilir, yeni yayınlanan makaleleri e-posta hesabınızdan takip edebilirsiniz.

İletişim için:

İnstagram: @azizdogdu

Yazar: azizdogdu@outlook.com

Editör: editor@objedergi.com

İlgili Makaleler

İçeriğe yorumunuzu yazabilirsiniz.

Başa dön tuşu
%d blogcu bunu beğendi: