Bahçıvan Grup
Aziz'in DünyasıGeziKÜLTÜR

BERLİN – DÜNYANIN EN RENKLİ, BİR O KADAR DA EN KREATİF BAŞKENTİ

BERLİN. 4 milyona yaklaşan nüfusuyla Avrupa Birliği’nin en kalabalık başkenti olan, Spree Nehri’nin kıyısına kurulup yayılan ve bu nehrin kurduğu irili ufaklı birçok göl ile yaşayan ve çiçek açan bir şehir. Berlin’in üçte birini ormanlar, parklar, bahçeler, göller, kanallar ve nehirler oluşturuyor.

Almanya Federal Cumhuriyeti ve eski Alman Demokratik Cumhuriyeti (Doğu Almanya) hariç, daha öncesinde 5 devlete başkentlik yapmış bir kent: Brandenburg Eyalat Devleti, Prusya Krallığı, Alman İmparatorluğu, Weimar Cumhuriyeti ve Nazi Almanyası (Büyük Alman İmparatorluğu). İkinci Dünya Savaşı sonrası işgal güçlerinin de desteğiyle Berlin bölündü ve Doğu Berlin, Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin başkenti olurken Batı Almanya’nın ise Bonn oldu. 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılması ve 1990 yılında iki Almanya’nın birleşmesiyle Berlin, yeniden Alman devletinin başkenti oldu.

Federal Almanya Cumhuriyeti’nin başkenti olmasının yanı sıra 16 eyaletinden biri (şehir devleti). Eyalet bayrağı, beyaz bir fonun üzerinde iki ayağının üzerinde duran siyah bir ayı; bayrakta aynı zamanda da bayrakta iki tane kırmızı şerit var. Adının anlamının şu anda yok olmuş bir dil olan Doğu Slav dilinde “berl-/birl”, yani bataklık olduğu biliniyor. Spree Nehri’nin etrafında yerleşen hem Germen hem de Slav kabileleri vardı. Berlin isminin başındaki “Ber” kelimesinin Alman dilinde “Bär (bear)”, yani ayı anlamına gelmesinden dolayı da hem eyalet bayrağında hem de sancağında ayı bulunmakta.

Geleceğin kültür başkenti

Berlin, dünyanın kültür, politik, medya ve bilim kenti. Son yıllarda dünyaca birçok ünlü sanatçının ve bilim adamının da taşındığı kent, dünyanın kültür ve bilim başkenti olma yolunda hızla ilerliyor. Üç tane UNESCO Mirası bulunuyor: Müze Adası, Potsdam ve Berlin Saray ve Parkları ve Berlin Modernizm Konutları.

Şehrin simgelerinden biri olan Brandenburg Kapısı, Spree Nehri’nin kıyısında neo-rönesans mimarı tarzında inşa edilen Reichstag Binası (Alman Federal Meclisi), Zafer Sütünü, Potsdam Meydanı ve Avrupa’da Katledilen Yahudiler için Anıt olmak üzere birçok simgesel ve kültürel olguya da ev sahipliği yapıyor.

Dünyanın en önemli müzeleri de Berlin’de yer almakta. Bunlardan en önemlisi, Türkiye’den kaçırılan Bergama Zeus Sunağı ve Milet Pazar Yeri gibi birçok ünlü eserin sergilendiği Pergamon Müzesi ve artık herkesin beynine kazınmış olan ve dünyanın en güzel kadını olarak kabul edilen eski Mısır kraliçesi Nefertiti’nin dünyaca ünlü büstünün de sergilendiği Neues Museum var.

VE İLK KEZ BERLİN…

2018 yılında Türkiye’den kaçar gibi gittiğim Hong Kong’da kardeşimin yanında aldığım bir telefonla Berlin’e, bir fuar için gitmem istenmişti. Vizemi uzatmak için çok çabalamama rağmen Hong Kong’da ikamet etmediğim için yapamamıştım. Ve o yıl gidememiştim. 2019 yılındaki fuara yetişmiştim ama. Almanya’da doğup büyümeme ve Stuttgart, Münih, Frankfurt ve Düsseldorf gibi birçok önemli şehri görmeme rağmen Berlin’e bir türlü gidememiştim hayatım boyunca. Çocukken Kiel’de oturan teyzem ve dayımı ziyarete giderken içinden geçtiğimiz ve çabucak gördüğümüz Hamburg’a da sonrasında hiç gitmemiştim.

Beni bir heyecan sarmıştı. Dillere destan gece hayatı ve müzeleriyle Berlin’e gidecek ve bu şehri keşfedecektim. Gün saymaya başlamıştım Aralık 2018’de biletim alınınca. Tuhaf bir heyecan içerisindeydim aslında. Benim için aslında önemli olan Berlin’i ne kadar seveceğimdi. Almanya’da yeniden yaşasam, ilk tercih edeceğim şehir Münih’tir benim için. Çok severim Münih’i. Ama Berlin hakkında henüz bilgim yoktu.

Günler hızlıca akıp geçerken, kendime bir liste yaptım Berlin’de gezip göreceğim yerlerle ilgili. En birinci sırada elbette Pergamon Müzesi vardı. Listem hazır, heyecanım yüksekti. Huyumdur; ilk kez gideceğim bir şehrin özellikle en önemli yerlerini keşfe çıkarım; sonrasında tekrar oraya gidersem devamını getiririm.

Patronum, doğum günü hediyesi olarak araya bir de Londra seyahati ayarlamıştı. Berlin öncesi Londra’ya da gidecektim ilk kez. Orası için de hazırlıklarım vardı elbette (ama Londra yazısı başka bir sefere). Londra’ya gidip geldikten bir ay sonra Berlin’e gittik ekipçe.

O gün uçuşumuz Atatürk Havalimanı’ndan ve sabahtı. Ben o gece uyuyabildim mi? Tabi ki hayır. O kadar heyecan yapmıştım ki, uykusuzluktan köpeğimi gece iki kere çıkardım. Hayvan o gece beni ayakta görünce kaçıyordu benden adeta. Sabah 7’de iş arkadaşım ile buluşup havalimanı otobüslerinin kalktığı durağa gidecektik. Ben tabi saat 5.30 gibi her şeyimle hazırdım. Köpeğimi son kez çıkardım; yarım saat falan turladık. Hava serindi o gün; ama benim heyecanım tavandı. Duramıyordum yerimde. Her seyahat öncesi, eğer uçuşum sabahsa böyle olurdum. Ama bu sefer kat be kat fazlaydı heyecan. 6.45 gibi Valikonağı Caddesi’ne çıktım ve arkadaşım Nüzüla’yı beklemeye başladım. Neyseki o da zamanında geldi ve taksiye aylayıp Taksim’e geçtik. “Sabah kahvemi içmeden o otobüse binmem; rezillik çıkarırım” diye çemkirdim kıza taksiden iner inmez ve kendimi hemen Harbiye’deki Starbucks’a attım ve kahvelerimizi aldım. Otobüsün kalkışını beklerken belki de beş kez inip sigara içtim. Yerimde duramıyordum adeta. Birinin beni mümkünse Berlin’e ışınlamasını istedim.

Atatürk Havalimanı’na vardığımızda sakinleşir insan değil mi. Yok! İyice heyecanlandım. Sanırsın hayatımda ilk kez seyahat edeceğim, ilk kez havalimanına geliyorum. Biniş kartımı alarak koştur koştur pasaport kontrolünden geçtim ve kendimi Starbucks’a attım ve kahvemi aldım. Yanımda Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’ın “Metastaz” kitabı vardı ve orada okumaya başladım. Okudukça sinirlerim hopluyordu yerinden. O heyecanım yerini sinire ve kızgınlığa bırakıyordu yavaş yavaş. Uçağa biniş saatime kadar belki de altı tane sigara içtim sinirden. Sonunda kitabı kapattım ve sırt çantama attım.

Kapıya gittim ve bizimkilerin yanında oturdum. Heyecanım yine yükselmeye başlamıştı ki uçağa biniş başladı. Ben, bizim ekipten önce uçağa bindim ve yerime oturdum. Şunu anladım; ben uçağa binmeden veya yola çıkmadan mutlaka sakinleştirici falan içmem gerek. Yoksa yolculuk boyunca deli deli şeyler yapabilirim heyecandan.

Uçakta kahvaltı servisi ve içecek servisi başlaman kendimi “Metastaz” kitabına kaptırmıştım yine. Nüzüla, “E hadi dedikodu yapalım biraz; Berlin’de devam edersin okumaya” diye beni dürtünce kitabı kenara bıraktım ve başladık oradan buradan konuşmaya.

“Pergamon Müzesi’ni mutlaka ziyaret etmelisin. Çok seveceğinden eminim” dedi kahvesini yudumlarken. Geçen yıl gittiğinde çektiği resimleri gösterdi bana telefonunda. Heyecanlanmıştım. Müze ziyaretini severim. Geçmişi öğrenmek, neler yaptıklarını görmek ve o anda astral yolculuğa çıkıp o anları zihinde yaşamak çok güzel bir duygudur. Müzelerde ayrıca insanlar, geçmişleriyle yüzleşir. Yaşadığı veya ayak bastığı topraklarda hangi medeniyetlerin varlık gösterdiğini öğrenmek ve iyi-kötü bunlarla yüzleşmek gerektiğine inanırım ben. Geçmişimiz, geleceğimizi şekillendirir. Geçmişini bilemeyen, asla ama asla geleceğini sağlam temeller üzerine inşa edemez.

Uçak alçalmaya başladığında içim kıpır olmuştu. Tepeden gördüğünüz Berlin, yemyeşil ve birçok yerinde rüzgâr enerjisi sağlamak için rüzgâr gülleri dikilmiş bir şehir olarak göze çarpıyor. Bir an aklım, Tokyo’ya gitti. Tokyo’ya da uçak inerken tepeden baktığınızda yemyeşilin içinde gökdelenleri ve bir sürü geleneksel tarzda yapılmış evleri görüyorsunuz önce. Öyle bir hisse kapıldım Berlin’e inerken.

Tuhaf bir limandı Tegel Havalimanı. Körükten geçtiğinizde öyle Duty Free mağazalarına boğulmuyorsunuz. Hatta hiç yok. Karşınızda bavul bandı ve onun öncesinde de pasaport kontrolü çıkıyor. Sıraya girdik ve teker teker kontrol noktasına ilerlemeye başladık. En önde ben vardım grubun. Polis memuru, benimle İngilizce konuşmaya başladığında ben de Almanca cevap verdiğimde memur şaşırmıştı. Neden geldin, ne zaman dönüş biletin gibi sorulardan sonra “Berlin’e hoş geldiniz! İyi eğlenceler” diyen memura, “Fuardan vakit bulursam eğleneceğim. Sen de katılabilirsin istersen” dedim ve gülüştük.

Bavul bandına geçerek broşür, poster ve kitapçık dolu bavullarımızı alarak çıkışa geçtik. Tegel Havalimanı’nı öyle bir yapmışlar ki; gel-biniş kartını al-kapıya git-uçağa bin-hemen ayrıl mantığı hakim her bir köşesinde. Yani öyle bizdeki limanlardaki gibi aylak aylak gezemiyorsunuz vakit öldürmek için. Tegel’in D terminalinde bir tek devasa bir Duty Free mağazası var ama oraya da genelde ucuz havayolları hakim. Ana havayollarının yaklaştığı kapılarda böyle bir lüksünüz yok. Yani adamlar, iş ve tatil olayını iyi çözmüşler. Önceleri yolcu kapasitesini iyi kaldıran Tegel, sonrasında Berlin’e artan talep nedeniyle artan trafiği kaldıramaz olmuş. Her ne kadar diğer havalimanı Schönefeld bu yüke ortak olsa da Berlin’e artan talep karşısında çaresiz kalmışlar. Açılışı sürekli ertelenen Berlin-Brandenburg Havalimanı açılınca Tegel kapatıldı ve Schönefeld Havalimanı da yenisinin bir terminali olarak bünyesine katıldı.

Tegel’de inince öyle diğer dünya şehirlerinde olduğu metro veya tren ulaşımı yok şehir merkezine. Ya taksi ile ya da otobüslerle sağlayacaksınız bu ulaşımı.

Hem bavullarımızın çok ve ağır olması hem de yorgun olmamız sebebiyle ulaşımı taksiyle yapmaya karar verdik. Kapıda minivan bir taksiye atladık ve yüklerimizle beraber şehir içinden gezerek geçtik. Patronum yabancı olduğu için İngilizce konuşuyorduk. Orada bir kelimeyi anlamayan Nüzüla, e anlama geldiğini sorduğunda taksici “Aaa Türk müsünüz” diye konuşmaya atladı. İşte niye geldiğimizi, oradaki Türklerin durumlarını falan konuştuk. Ben diyeyim size; Almanya’da yaşayan Türkler de kendi içlerinde bölünmüş. Bir taraf fanatik bir şekilde iktidarı desteklerken, bir taraf da bizdeki keskin muhalifler gibi, hatta daha radikaller bu konuda. Taksici, Çorumluydu. Sen kalk, İstanbul’dan Berlin’e gel, gelir gelmez de Türk bir taksiciyi bul. “Her şeyi geçtim, ülkeyi kuran Atatürk’e düşmanlıklarını kabul etmiyorum ve çoğumuz da bunu kabullenmiyor. Bakmayın öyle televizyonlarda sosyal medyada fanatik taraftarlarına. Burada da muhalif kesim hızla artıyor. Çoğumuzu burada zor duruma düşürdüler” deyiverdi şak diye.

Bize ayrıca otele yaklaşırken nerede Türk yemekleri yiyebileceğimiz konusunda bir iki ipucu da verdi ve otelin önünde indirdi. Tegel’den otelin bulunduğu Flottwell sokağına toplam 18 avro tuttu. Yüklerimizi indirdik ve resepsiyona giderek odalarımıza çekildik.

Otel, apart bir oteldi. İçinde kendi mutfağı ve sigara içenler için de balkonu vardı her katta. Temiz ve sade bir oteldi ayrıca. Şehir merkezine yürüyerek 18, metro ile de 6 dakika uzaklıkta idi. O kadar yorulmuşuz ki hepimiz yataklarımıza gömülüp uyumuşuz. Uyanınca birbirimizi aradık ve lobide buluşarak yemek yemeğe gittik. Ne yiyelim ne yiyelim diye düşünürken patronum, bizi daha önce de gittikleri bir Türk dönercisine götürdü. “Burayı seveceksin Aziz” dedi içeri girdiğimizde.

Ben ve döner? Hayatta en sevmediğim bir yiyecektir döner. Ne dürümü ne ekmek arası ne de porsiyonunu yerim. Ama o kadar açtım ki gözüm kapalı kabul ettim burada yemeyi. Kaplan Döner denen mekân, Potsdamer Straße’de yer alıyor. Pide içerisine ince ince kesilmiş döner yapraklarının arasına bolca salata ve sos koyuluyor. Gerçekten de lezzetliydi. Güzelce doyunca biraz yürüyüşe çıktık.

Ama fazla da yürüyemedik, çünkü hepimiz hala yorgunduk ve yeniden otele dönerek dinlenmeye çekildik. Ertesi günü çok işimiz olacaktı fuar alanında. Stantlara son şekli verilecek, son hazırlıklar yapılacak ve Perşembe günü ona göre start verilecekti.

ITB, dünyanın en büyük turizm fuarı. Muazzam bir alana kurulmuş. Şehrin her yerinden ulaşımı kolay. Kaldığımız otelden çıkıp metro durağına gittiğimizde U2 hattını aldığımızda Güney Kapısı’nda indik ve hemen fuar alanına girip Asya bölümüne gittik. Çin’i temsil ettiğimizden poster ve broşürlerimiz de ona göre gelmişti. Çarşamba günü, Çin’den şirketin asıl sahipleri de gelecekti. Onlar gelmeden her şeyi hazırlamamız gerekti.

Salı gününün tamamını fuar alanında harcadık, çünkü Çarşamba gününü kendimize ayırma kararı aldık. Bu yüzden de Çarşamba için yaptığımız iş planını da Salı günü bitirdik. Ben de Çarşamba’yı tamamen müzelere ve Berlin turuna ayırdım. “İstersen müze turun sonrası Zoologischer Garten’a gidip orada da alışveriş turu yapabiliriz” dedi Nüzüla. Anlaştık. Ben akşam 17’ye kadar müzeleri gezecek ve Berlin turu yapacak sonrasında onunla buluşup alışveriş turu yapacaktık.

Sabah erkenden kalktım ve attım kendimi yollara. Resepsiyondan bir Berlin haritası aldım ve nereye nasıl gideceğimi, hangi hattı alacağımı da öğrenerek düştüm yollara. Tam otelden çıkıyordum ki telefonuma “Aziz selam! Berlin’deymişsin. Bir kahve için buluşalım istersen” mesajı geldi. Gönderen Ankara’nın eski Meksika Büyükelçi yardımcısı Jose idi. Şaşırmıştım önce nereden bildi diye. Sonradan aklıma geldi. Whatsapp’ta profil bilgilerime yazmış, Facebook’ta da duyurmuştum. “Olur tabi, ama bugün yoğunum. Çarşamba fuar sonrası buluşabiliriz” diye cevapladım. Jose de kabul edince otelden çıktım ve metro durağına gittim. Yine U2 hattını alarak Spittelmarkt durağında indim. Tam Müzeler Adası denen bölgenin karşısındaydım. Karşı tarafa geçerek yürüyerek müzelerin olduğu bölgeye geldim. Sanırım yanlış ya da ters durakta indim ki yürü yürü bitmedi. Sonunda geldiğim yer tam olarak Berliner Dom denilen katedraldi.

Berliner Dom, ilk olarak 1700’lerin ortasında Johann Boumann tarafından Barok tarzında tasarlanmış. 1822’de Karl Friedrich Schinkel neo-klasik bir tarzda yapıyı yeniden modellemiş ve 1894 yılında Alman imparatoru II. Willhelm kilisenin yıkılarak yeniden yapılmasını emretmiş. II. Dünya Savaşı boyunca ağır hasar gören katedral, 1975-1981 yılları arasında bu kez mimar Günter Stahn tarafından tasarlanarak yeniden yapılmış. Bütün ihtişamıyla karşımda dikilen katedralin fotoğraflarını çektim. Ve oradan ilerleyerek müzelere doğru yol aldım. 1999 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınan Müzeler Adası’nda dünyaca ünlü beş müze bulunmakta. Hemen Pergamon Müzesi’ne geçtim.

Müze kasasında ister tek müzelik isterseniz arkasındaki listede yer alan müzelere giriş hakkı tanıyan müzeler bileti alıyorsunuz. Böylece her müze girişinde para ödeme kuyruğunda beklemekten kurtuluyorsunuz. Fiyatı, 18 avro. Kaçırır mıyım? Hemen bu biletten aldım. Ve attım kendimi Pergamon Müzesi’ne.

Müzeye girer girmez karşınıza Yeni Babil imparatoru Nebukadnezar tarafından savaş ve aşk tanrıçası İştar’a adanan ve dünyaca ünlü olan İştar Kapısı çıkıyor.

Kapı, yaklaşık olarak 12 metreymiş. Günümüzde Irak’ın Babil kentinde Tören Yolu denen caddeye çıkan bölgede yapılmış. Pergamon Müzesin’de sergilenen kısmı ön kapısı; çünkü ana kapı aslında daha yüksek ve daha ihtişamlı. Hakim renkler genel olarak deniz yeşili ve çini mavisi. Üzerinde aslan, boğa ve o dönem güç simgesi olan ejderha sembolleriyle bezeli. Ön kapı, oluşturulunca müze ona tasarlanmış ama asıl ana kapı parçaları birleştirilmek istenince daha yüksek olduğu ve müzenin ona göre yükseltilmesi gerektiği fark edilince bu fikirden vazgeçilmiş.

İştar Kapısı’nın altındaki kapıdan geçince bambaşka bir dünyaya giriyorsunuz sanki. Tamamı mermerden yapılmış ve Milet’ten, yani Türkiye’den çıkarılarak Berlin’e getirilmiş. Burada iki büyük restorasyon geçiren Milet Pazar Yeri Kapısı, Babil döneminden sizi alıp adeta Roma dönemine ışınlıyor.

Roma İmparatoru Hadrian döneminde inşa edildiği düşünülmekte. Kapının olduğu salonda ayrıca muazzam mozaikler de sergileniyor. Orada kendimi kaybetmişken yeniden İştar Kapısı’nın altındaki kapıdan geçerek karşı salona geçtim ve orada da çoğunluğu Anadolu’dan çıkarılmış ve Berlin’e götürülmüş antik medeniyetlerin, özellikle de Hititler’in eserlerini gördüm. Asur, Akat ve Babil koleksiyonun sergilendiği salonda ayrıca Gılgamış Destanı’nın Tufan tableti de sergileniyor.

Pergamon Müzesi’nde beni hayal kırıklığına uğratan şey ise Bergama Zeus Tapınağı’nın olduğu salonun tadilat sebebiyle 2026 yılına kadar ziyarete kapatılması oldu. Adını da bu tapınak/sunaktan alan müze, bu eseri ve salonunu daha detaylı bir restorasyondan geçirerek yeniden ziyarete açacakmış.

Büyük hayal kırıklığı içinde müzeden çıktım ve biraz ilerisindeki Altes Museum’a (Eski Müze) geçtim. Önceleri Prusya Kralı 3. Frederick Willhelm tarafından aile koleksiyonunun sergilenmesi amacıyla inşa ettirilen bu neoklasik mimari tarzındaki müze, tam önünde bir tankın infilak etmesi sebebiyle ağır hasar gördüğü İkinci Dünya Savaşı sonrası 1951-1966 yılları arasında yoğun bir restorasyon ve renovasyon süreci sonrası antik Yunan ve Roma eserlerinin sergilendiği bir müze olmuş. Müzede ayrıca madeni para koleksiyonu da sergilenmekte.

Kaç saat geçirdim bu bölgede bilmiyorum; müzeden çıkmak üzere kapıya doğru son adımlarımı atmışken arkadaşım Nüzüla aradı. “Geliyorsun, değil mi? Ben birazdan geçiyorum oraya” dedi. Metro ve müze arasında en fazla 15 dakikalık mesafeyi koşar adım yürüdüm.

Yol sorma gibi bir huyum olmadığından yanlış yere gittiğimi sonradan fark ettim. Berlin Katedrali’nin arkasını dolanınca zaten Berlin’in de bir başka simgesi olan televizyon kulesinin oraya çıkarmışım. Yürü Allah yürü bitmedi yol derken metroya bindim ve Zoologischer Garten durağına giderek Nüzüla ile buluştum. Ama perişandım; yaptığım hatayı anlattığımda gülerek bana “A akıllım katedralin arkasından dolansaydın ya!” dedi. Haritayı açarak bana o yeri gösterdiğinde kendi salaklığıma kızdım. Bilmiş bilmiş bir de davranmışım. O yol sormama huyumun ne zaman törpüleneceğini gerçekten merak ediyorum.

Zoologischer Garten’da alışveriş turundan sonra Bikini Mall denen bir alışveriş merkezine girdik ve üst kata çıkarak oradaki barda bir şeyler yudumladık. Aklıma bir fırmalık geldi o anda. “Kız Nüzüla; şuranın ortasına geçip avaz avaz “Allahuaqbar” diye bağırsam ne olur acaba?” dedim. Böyle bir şey yapmış olsaydım var ya allak bullak olurdu orası ve her yer. Malum, daha önce Noel Kermesi’nde de benzer bir olay yaşanmış ve bir terörist tekbir getirerek kamyonla kalabalığın arasına dalmıştı. Aslında felsefesi güzel ama uygulamasında sorun yaşanan İslam dininin böylesi bir terörizm ile ilişkilendirilmesi üzücü. Her ne kadar benim inancım olmasa da samimi dindarların bu düşürüldüğü durum gerçekten üzücü. İnandıkları dinin kanlı eylemlerle ve vahşet ile bir görülmesi büyük travma yaşatıyordur eminim onlara.

Oradan çıktık ve ben de Jose ile buluşmak üzere Nüzüla’dan ayrıldım ve Brandenburg Kapısı’na doğru yol aldım.

  1. yüzyıl neoklasik tarzı olan kapı, Berlin’in belki de en bilindik simgesi. Üzerinde Roma zafer tanrıçası Victoria’nın dört atın çektiği bir arabada elinde Prusya kartalının süslediği bir mızrağı tuttuğu heykeli bulunuyor. Hayran kalmış bir şekilde kapıya bakarken birkaç kare fotoğraf çektim ve Jose ile buluşacağım Café LebensArt’a geçtim. Jose orada oturmuş beni bekliyordu. Kahvelerimizi sipariş edip biraz konuştuk. Sonra da beni arabasıyla otelimin olduğu yere kadar bıraktı. Erken yatmam gerekti, çünkü ertesi günü fuar başlıyordu.

Dünyanın en büyük turizm fuarı ITB, muazzam bir alana kurulmuş. Her yıl on binlerce ziyaretçiyi kabul ediyor.

Fuar, bizim için büyük bir başarıyla geçmişti. Benim temsilde yardım ettiğim Çin şirketi, muazzam ilgi görmüştü. Getirdikleri oyuncak pandalar, Budistlerin uğur getirdiğinde inandıkları renk renk püsküller ve onlarca broşürü bitirmiştik. Herkes mutluydu.

Fuarın son günü olan Pazar gününü otel çevresinde gezerek ve etrafı seyrederek geçirdik. Akşam yemeğini otelde yedik. Fazla dışarda dolaşma şansımız yoktu, ne de olsa Pazar günleri burada çoğu yer kapalıydı.

Ertesi günü İstanbul’a dönmek üzere havaalanına gittik. Ve evimize döndük. Ben bu arada Berlin’e iki kere daha geldim sonrasında. Her gelişimde farklı bir tarafını keşfettim ve farklı duygular içine girdim. Tüm bunları yavaş yavaş sizlere aktaracağım. Zaten çok uzun bir yazı oldu; şimdilik bunu iyice sindirin. Devamında da anlatacaklarım var.

Devam edecek…

Aziz Doğdu

Çevirmen – Gezgin

Sorular ve yorumlarınızı sayfanın altındaki iletişim kutusundan bize kolayca iletebilirsiniz.

Sitemize e-posta ile kayıt olarak bildirim alabilir, yeni yayınlanan makaleleri e-posta hesabınızdan takip edebilirsiniz.

İletişim için:

İnstagram: @azizdogdu

Yazar: azizdogdu@outlook.com

Editör: objedergi@gmail.com

İlgili Makaleler

İçeriğe yorumunuzu yazabilirsiniz.

Başa dön tuşu
%d blogcu bunu beğendi: